Lolita 50'sinde ve daima genç
- Diğer Kültür-Sanat Haberleri
- Barışçıl intifada
- Cilalı ve parlak
- İlişkili Haberler
- 2027... Nano-İstanbul'da terör
- Osmanlı'ya opera geldi
- Futbolcu, araştırmacı, yazar
- Dostoyevski light
- 112 kitap
- Soğuk İsveç'ten ateşli polisiye
- Frankenstein aşkları hâlâ canlı
- Bu (1) yazı (2) sayılı (3) kelimeli (4) öyküler (5) hakkındadır (6)
- Sokak köpeği kriteri
- Aç tırtılın karanlık yanı
- Bana masal anlatma baba
- Hulki Aktunç'la 40 Yıl
- Krize birkaç iyi kitap
- Hazırlayan da yemekle pişmeli
- "Türkiye buluşma noktası"
- El Kaide kitaplığı
- İnançlılar inanmadığı için mi halifelik kalktı?
- Türkiye'de kim, neyi, neden okuyor?
- Bakın biz oğlumla gittik!
- Nabokov yazmadan okumuştuk
- Bazı renkler silik çıktı
Amerikan Kütüphaneler Birliği'nin (ALA) her yıl düzenlediği 27. Yasaklı Kitaplar Haftası yeni bitti. Hafta'da neler yoktu ki! Örneğin Peter Parnell ve Justin Richardson'ın "Ve Tango Üçledi" (And Tango Makes Three) isimli 2007'nin en fazla tartışma yaratan kitabı. 2005'te yayımlanan bu çocuk kitabı, New York Central Park'ta bir yumurtanın üzerinde kuluçkaya yatan bir çift erkek penguenin gerçek hikâyesini anlatıyor. (Kitabın ALA tarafından kusurlu bulunan yanları: "Etnik karşıtlık, cinsiyet ayrımcılığı, eşcinsellik, aile karşıtlığı, dinsel bakış açısı, yaş grubuna uygun olmama.") Ya da geçen yılın listesinde 5. sırada yer alan ve "ırkçılık" yönünden sakıncalı bulunan, yılların sabıkalısı "Huckleberry Finn"i kıl payı geçip dördüncülüğe yerleşen ve "dini bakış açısı" sakıncalı bulunan Philip Pullman'ın "Altın Pusula"sı (The Golden Compass). Ya da Alice Walker'ın altıncı sıradaki "eşcinsellik, seks ve küfürlü dil" içeren "Mor Yıllar" (The Color Purple) isimli kitaplarına yeniden göz atma fırsatı vardı. Günaha davetiye çıkaran kitap çok, zamansa az.
Bunların dışında, Iowa'nın Dubuque şehrindeki Carnegie-Stout Halk Kütüphanesi işletmecilerinin düzenlediği "Dubuque'ta Lolita'yı Okumak" isimli etkinlik dikkat çekiciydi. İnternet sitelerinde "Nasıl katılabilirim" sorusu yöneltilmişti. Yanıt şöyleydi: "Vladimir Nabokov'un 1955'te yazdığı klasik romanı 'Lolita' ve Azar Nafisi'nin İran'da kadına karşı baskıyı işlediği 2003 tarihli 'Tahran'da Lolita'yı Okumak' kitaplarını gözden geçirmeniz yeterli." The New Yorker dergisinin kurucusu Harold Ross, dergisinin "Dubuque'daki yaşlı kadınlar için" yayımlanmadığını 1920'de açıkladığından bu yana, Iowalılar kendilerine atfedilen tenkitçilik konusunda alınganlar. Bu etkinlik de sanki Iowalılar'ın karşı çıkışlarının en son örneği gibi. Ancak "Lolita" on yıllardır ABD'de ciddi bir tehdide maruz kalmış değil. Hatırladığım kadarıyla kitap en son, Florida'daki Marion County kütüphanesi Ocak 2006'da kitabı sınırsız erişimden kaldırdığı zaman tartışma konusu olmuştu. Kasaba meclisi kütüphaneyi 3'e 2 lehte oyla desteklemişti.
Bu yıl Lolita'nın Amerika'daki ilk baskısının 50'inci yıldönümü. Kitap Amerika'dan üç yıl önce, Paris'te, kıyıda köşede kalmış İngiliz dili edebiyatı ve basbayağı erotik eserler yayımlayan Olympia Yayınevi tarafından basılmıştı. Cornell Üniversitesi'ndeki işini riske atmak istemeyen Nabokov, önce takma bir isim kullanmak istemişti. Nitekim kitap 1956'da Fransa'da yasaklandı. Ağustos 1958'de G.P. Putnam baskısı piyasaya çıktığında, New York Times'ın eleştirmenlerinden Orville Prescott kitabı "tiksindirici" ve bir "entel pornografisi" olarak niteledi. Ama Dorothy Parker, Graham Greene, William Styron ve Lionel Trilling gibi isimlerin övgüleri, onun bu yorumunu bastırdı. Eylül sonunda Lolita ABD'nin en çok satan kitabıydı ve Life dergisi New York'un Ithaca kasabasında Nabokov'un yaşamış olduğu bir dizi kiralık ev ve apartmana muhabir ve fotoğrafçı göndermişti. Bu dönem Nabokov'un Cornell'deki son sömestri olacaktı. Nabokov, Lolita'nın başarısının tadını çıkarıyordu. Artık ABD'ye geldiği 1940'tan bu yana geçimini sağladığı üniversitede ders verme işini bırakabilirdi. Yine de egoizminin doruğa çıktığı bir anda kız kardeşine "bütün bunlar aslında otuz yıl önce olmalıydı" diye yazacaktı.
Konusuna rağmen Lolita, sansürcüler için zorlu bir hedef oldu. Çocuklar gibi kolayca etkilenebilen bir kitleye hitap etmiyordu. Çocuklar kitabın kelime oyunlarıyla süslenmiş ilk satırını ("Lolita, hayatımın ışığı, belimdeki ateş" - titizlikle dengelenmiş eşleşmeler; ışık/ateş, hayat/bel) daha bitirmeden kitabı ellerinden bırakabilirdi. Ayrıca, kitabın zengin hayal gücüyle örülü dilini çözebilmeleri de mümkün değildi. Humbert Humbert sertleşen penisinin olağanüstü büyüklüğünü "otuz santimlik kan hücum etmiş bir kas parçası" şeklinde tasvir ediyor ve Dolly Haze'in patavatsız konuşma tarzını Fransızlar'a özgü bir incelikle anlatıyor: "Hayır dedim, senin o vahşi hayvanını kabartmayacağım." (Burada aslında Fransızca'daki tam karşılığı 'souffler-üfleyip şişirmek' olan bir argo terim kullanıyor). Ve Lolita artık edebiyat dünyasında çok güçlü bir yere sahipti. 1998'de Modern Library yönetim kurulu romanı, "Muhteşem Gatsby" (The Great Gatsby), "Ulysses" ve "Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi"nin (A Portrait of the Artist as a Young Man) ardından 20. yüzyılın İngilizce yazılmış en iyi romanları listesinin 4. sırasına seçti. Nafisi'nin, içinde bir grup İranlı kadına gizlice romanı öğrettiği biyografisi de Lolita'nın hem geniş bir kesime hitap ettiğinin, hem eskimediğinin bir göstergesi.
Lolita'nın, "Tom Jones" (Nabokov'un Tom Jones'u "müthiş sıkıcı" bulduğunu hatırlatalım) gibi bir Ribald klasiği (küfürbaz da diyebiliriz) ya da çapkın bir zamparanın, fingirdek bir yeni yetmenin peşinden koştuğu pornografik bir komedi olduğunu düşünen birkaç kişi muhtemelen hâlâ var. Ama kitabı okuyan herkes biliyor ki, Humbert Humbert orta yaşlarının başında, ürkek, kalleş ve suçluluk duygusu içinde bir adam. Kurbanı ise babasını kaybetmiş, annesi onun gelişen cinselliğinden hem korkan hem de ona karşı öfke duyan, kafası karışık 12 yaşında bir kız. Humbert'in bir yıl süren bu erotik rapsodisinde öne çıkan unsur şuydu: "Uyuyor gibi yaptığım zamanlarda, kız geceleri hıçkırarak ağlıyordu; hem de her gece."
Üniversitede yazarlık okuyan yüksek lisans öğrencilerine Lolita üzerine ders verdiğim on yılı aşkın sürede şu an yetişkin olan birden fazla kadın, ergenlik çağlarının başında romanı okuduğunu ve ana karakteri insana güç veren bir figür olarak algıladıklarını söyledi. "İnsana güç veren" gibi yapaylık kokan bir terimi kullanmaları haricinde kadınların söyledikleri güzel görünüyor. Dikkat çektikleri nokta, gerçek anlamda cinsel ilişkiyi başlatanın aslında Humbert'in "kurbanı" olduğu. Ondan sonra da kontrol tamamen kızda; elbiseler, abur cubur, biblolar ve Amerika'nın pejmürde ve yüksek fiyatlı turist tuzaklarında turlamak için onunla oynuyor. Bu arada da adam tecavüzle suçlanıyor. Bütün bunların karşılığında kendini ona azar azar sunuyor. Ve en sonunda da başka bir "koruyucu" bularak adamı terk ediyor. "İnsana güç veren" bir şey bulduğunda yanında yer almayı gayet doğal buluyorum, ama romanda açıkça görülüyor ki, büyük kayıplarla elde ettiği küçük zaferlerine rağmen bu kız aslında kolu kanadı kırık bir çocuk. Onu tenis oynarken gördüğümüz yürek burkan sahne, kızın hayatını küçük bir evrende tarif ediyor. Kız olağanüstü zarif; "hep gayet rahat, maçın sonucuna karşı kayıtsız, evinde geçirdiği kötü günlerin aksine her zaman neşeli" ve hep kaybediyor. Humbert'in bakışıyla, kızın tarzı "kimseye faydası olmayan, en iyi kalite bir tenis oyununun tam olarak muhteşem bir taklidi."
Romanı bilenler büyüleyici Lolita'nın gerçekte olmadığını anlıyor. O aslında sadece pop müziğe, sakız çiğnemeye ve paten kaymaya düşkün Dolores Haze adında sıradan bir Amerikalı kız ve kendisi için fazlasıyla egzotik olan bu takma adın ağırlığını taşıyor. Kitabın isminde kurnazca bir yanlış yönlendirme yapılmış: Başlık kitabın varsayılan kahramanının kendisini değil, hikâyeyi anlatan kişinin zihninde kahramanı nasıl gördüğünü anlatıyor. Humbert okuyucuları büyülemek için epey çaba sarf etse de, yaratıcısını baştan çıkaramıyor. Nabokov bir söyleşisinde onu şöyle tarif ediyor: "Kendine 'acındırmayı becerebilen', kibirli ve acımasız bir herif." Nabokov Humbert'e sempatisini ifade etmeye en çok, Rusça yazdığı ve 1936 yılında yayımlanmış olan "Despair" isimli romanının kendi yaptığı çevirisindeki önsözde yaklaşıyor. Humbert ile "Despair"in kahramanı Herrmann için "sinir hastası puştlar" diye yazıyor Nabokov, "Humbert'in cennette sadece yılda bir kez alacakaranlıkta, yeşil, dar bir yolda dolaşmasına izin var." Nabokov Lolita'ya yazdığı son sözde kitabın ahlaki bir mesajının bulunmadığını yani didaktik bir eser olmadığını öne sürse de, eleştirmen Edmund Wilson'a kitabın "son derece ahlaki bir mesele" olduğunu söylüyordu. Brian Boyd'un iki ciltlik geniş biyografisine göre, 1958'de Cadılar Bayramı gecesi Nabokov'un kapısına Lolita kostümü içinde, elinde bir tenis raketi olan küçük bir kız geldi. Ve Dolores Haze'e hayat vermiş olan adam bu manzara karşısında "neredeyse şoke" oldu.
Nabokov'un eserinin büyük kısmında barok süslemelerin altındaki bu temel sevecenliği görmek zor olabilir ve onun yüksek irtifalı şakacılığı geleneksel "samimiyet"e (tırnak işareti olmadan kullanmadığı bir kelimeydi bu) tercih etmesi de yanlış bir değerlendirmeyle genellikle soğukluk olarak değerlendirilir. Oysa belki de o, bu şekilde duygularına hâkim olabiliyor ve ancak böylece duygularının hâkimiyeti altına girmekten kurtuluyor. Bir keresinde, Nabokov'un "şeytani yaratıkların dışarı atıldıklarını göstermek için" katedralin dış cephesine yerleştirilen canavar heykelcikleri misali, Humbert gibi "hayvani" karakterlerin, yazarın "kendi benliğinin dışında" olduğunu söylemesi dikkat çekici. Daha sonraki "Solgun Ateş" (Pale Fire) ve "Ada" gibi romanlarında Nabokov'un sanatı yüreğinden daha fazla öne çıkmış olabilir, ama Lolita'da bu ikisi ideal bir denge tutturuyor. Örneğin, Dolly Haze orgazm anında Humbert'e kritik bir itirafta bulunur. Bu itirafı anlayabilmek için hikâyenin içeriği konusunda hafızalarınızı biraz tazelemeye ihtiyaç duyacaksınız. Onun için arkanıza yaslanıp şöyle bir rahatlayın.
Kitap boyunca Dolly'ye sessizce yaklaşan sadece Humbert değil, başka bir sübyancı, ünlü bir oyun yazarı olan Clare Quilty. Quilty, Dolly'yle ilk kez, onun memleketine gittiğinde karşılaşıyor. Humbert, Quilty'nin gölge varlığını ele verecek pek çok ipucunu kaçırıyor. Romanı ilk kez okuyanların da dikkatinden kaçacak bu ayrıntılar, hikâye yeniden zihinde canlanınca gayet rahatlıkla fark ediliyor. Quilty ABD'de yazın çıktığı bir araba gezisinde Dolly'nin de göz yummasıyla, o ve Humbert'in arabasının peşine takılır, kaçamak telefon görüşmeleri ve gizlice buluşmalar yoluyla Dolly'le sürekli irtibatta kalır. En sonunda onu kendi çiftliğine, porno film çekmek için kandırmaya çalıştığı yere götürür. (Dolly, Quilty'nin çiftlikte kendisi için hazır ola geçirdiği "vahşi hayvanını" üfleyip şişirmeyi reddeder.) Yıllar sonra Humbert Dolly'nin izini yeniden bulur. Kız olan bitenden haberi olmayan tatlı ve budala bir gençle evlenmiş ve ondan hamiledir. Humbert, zamanında onu kimin kaçırdığını ısrarla bilmek istediğini söyler. Sonunda Dolly ona ismi söyler, ama Humbert o ismi bizimle paylaşmakta insanı çileden çıkartacak kadar nazlanır: "Kurumuş dudaklarını büzüştürüp, ince kaşlarını çatarak, yumuşak ve kendine güvenli bir ses tonuyla, biraz da alay edercesine ama titizce ve kırıcı olmayacak şekilde zeki okuyucuların çoktan tahmin ettiği ismi sessizce ıslık çalarmışçasına mırıldandı." Bu noktada okuyucu o isim yerine Humbert'in sürekli işleyen hafızasındaki bir anın alevlenmesiyle karşılaşıyor: "Su geçirmez. Hourglass Gölü'nden bir hatıra neden şimdi aklıma geldi?"
Sahi, neden? Humbert neden bahsediyor? Biz zeki okuyuculardan 183 sayfa önce geçmiş olan bir hikâyeyi hatırlamamızı bekliyor. Bu sayfada Humbert, Dolly'nin annesi Charlotte Haze ile kasabaya yakın bir gölde yüzüyordu. Kıyıdan biraz açıldıklarında Humbert'in aklından, kızına rahatça sahip olabilmek için bir an kadını boğmak geçti. (Bunu dert etmesine gerek kalmayacak, kısa bir süre sonra anne yoldan geçen bir arabanın çarpmasıyla ölecekti.) Sonuçta anneyi öldürmekten vazgeçer ve sudan çıktıklarında Humbert'in kol saatini çıkarmayı unuttuğunu fark ederler. Charlotte'un, (saati Humbert'e o almıştır) gururla "su geçirmez" (waterproof) demesini Humbert şöyle tasvir eder: "Yumuşak bir ses tonuyla, dudaklarını balık gibi oynatarak." Peki, bu an neden yıllar ve olaydan 183 sayfa sonra Dolly ona bu açıklamayı yaptığında aklına geliyor? Öyleyse aynaya bakın ve "Quilty" ve "su geçirmez" (waterproof) kelimelerini telaffuz ederken ağzınızın balık ağzı gibi şekil aldığını görün.
Bu son derece zekice yapılmış vuruş, özenle kurgulanmış romandaki pek çok küçük mucizeden biri. Ancak Nabokov, hareketli küçük elleri ve boncuk gibi gözünde bir mercekle sadece edebi bir saat yapımcısı değil. Humbert'in hikâyesi ilk paragraftan itibaren dikkatimizi ağız hareketlerine çekiyor: "Lo-li-ta: dilin ucu üç adımlık küçük bir yolculuğa çıkıyor ve damaktan aşağıya doğru üçüncü adımda dil dişe deyiyor. Lo. Li. Ta." Birkaç sayfa ilerde Humbert, ilk karısı mutsuz Valeria'yı iştah kesen bir şekilde tasvir eder: "Hareketli ve nemli ağız, her ne kadar onu aşkla doldurmuş olsam da, kurbağa kılığında ölü annesinin o kıymetli portresindeki gibi namussuzca açıldı." Bu, anne-kız arasındaki ilk ağız karşılaştırması. İkinciye, Charlotte ile Dolly Haze arasındaki çok daha önemli benzerliğe önceden hazırlık yaptırıyor.
Peki, bu neden önemli? Çünkü Humbert'in şahsi mitolojisinde Dolly, "çekici ve tahrik edici" Lolita, "özü itibarıyla insan değil, ⦠şeytani bir varlık." Ailesi ve geçmişi olmayan perilerin bıraktığı bir çocuk. "Geçmiş bir zamanın el değmemiş bir adasında" ne Humbert'in ne de kızın hiç büyümeyeceği bir yerde yaşıyor. Gündelik hayatın gerçekliğinde Humbert her ne kadar tekbenci bir anlayışa sahip olsa da, kızın "Dolores Haze isimli Kuzey Amerikalı bir kız çocuğu" olduğu gerçeğini tamamen görmezden gelmeyi tam olarak beceremiyor. Bu kız çocuğu da annesi gibi, "muhteşem meme uçları ve devasa kalçası olan" bir kadın olacak ve "normal yetişkin erkeklerin normal yetişkin eşleriyle hayatı paylaştığı," zamanın akıp geçtiği dünyada annesinin yerini alacak. Aslında Humbert'in gerçek takıntısı kızlar değil, zaman; tıpkı romanınki gibi.
Nabokov, kitabına Dr. John Ray adlı akılsız bir akademisyen kimliğine bürünüp yazdığı sahte önsözde eseri "psikiyatrik çevrelerde bir klasik" haline gelecek olan "tipik bir örnek" olarak niteliyor. Ancak psikanalizi anlamsız ve gayri insani bulan Nabokov, Freud'dan da hep "Viyanalı cadı doktoru" diye bahsederdi. Ve aslında Humbert'i sübyancılığa sürükleyen "travma", psikolojik gerçekçilikle edilen bir alay. (Eğer ilginizi çekerse hemen belirtelim; 13 yaşındayken, tam yaşıtı olan kız arkadaşıyla sevişecekken engelleniyor.) Lolita bize Humbert'in, avının peşinden nasıl gittiğini yine onun gözüyle görmemizi sağlıyor, ama bir delinin zihninin nasıl çalıştığını kavramamıza yardımcı olacak işe yarar hiçbir şey sunmuyor. Sadece bir sanatçının zihnine kapı açıyor.
Ray, aynı zamanda kitabın "en hafifinden bir ahlaki yüceltme" eğilimi olduğu görüşünde. Yeni bir karanlık çağ çökerse, diyelim ki 2009'da yeni başkanın görevi devralacağı gün, bu ilginç bir tez teşkil edebilir. Ve kitap ilanları Lolita'yı bir kez daha hedef alır. Ama nihayetinde bu tez kabul görmeyecektir. Evet doğru, Humbert'in de kendince yüce bir amacı var. Kitabın sondan ikinci sayfasında, hayatında "umutsuz bir acıya neden olan şeyin" Lolita'yı (Dolly'ye ısrarla Lolita demeye devam ediyor) kaybetmesi değil, Lolita'nın çocukluğunu kaybetmesi olduğunu iddia ediyor. Nabokov ise bu konuda son derece çelişkili. Keats'in Shakespeare için söylediği gibi o, "negatif yeterliliğe" sahip. Yani "rahatsız edici neden sonuç ilişkileri olmaksızın, belirsizlikler, sırlar, şüpheler içinde olmaya muktedir." Tabii bu, onu ve kitabını mollaların (hangi inançtan olurlarsa olsunlar) eline düşmekten kurtaramaz. Lolita'da katı bir ahlaka yanıt veriyor ama Keats'ten bir kez daha alıntı yapmak gerekirse bu, güzelliğin gerçek, gerçeğin de güzellik olduğu bir estetiğe özgü bir ahlak. Humbert, zamanın akıp gidişine meydan okumaya yeltenerek bir insanın, (kendisini de sayarsanız iki insanın) hayatını mahvetti; ama hikâyesini yazarak kendisinin ve kurbanının sonsuza kadar var olmasını sağladı. Ya da hiç değilse, dil varlığını sürdürdüğü müddetçe. "Bizonları ve melekleri düşünüyorum," diyor sözlerinin sonunda Humbert, (Sihirbaz şapkasının altından soyu tükenmiş Avrupa bizonunun adını çıkarmasıyla nasıl da Nabokov'a benziyor. Bizon kelimesi, söylevinin ortasına gelirken okuyucuyu sözlüğe bakmaya zorluyor) "dayanıklı boyanın sırrını, kehanet gibi soneleri, sanatın sığınağını düşünüyorum. Ve bu, senin ve benim paylaşabileceğimiz tek ölümsüzlük sevgili Lolita'm." Öyleyse, sevgilinin adı bu ölümsüz romanın alfa ve omegası. Ama tabii, bu, Lolita'nın ismi değil.
sayı: 1



















