Beyaz kızlardan ibaret değil

Erkekler, yaşlılar, Latin, Afro-Amerikan ya da hamileler de anoreksik olabilir. Yeni bir kitap anoreksiyle ilgili eski önyargılara meydan okuyor.

"Şişko Pelte" (Gordolfo Gelantino) lakabı Rodolfo Ruiz'in peşini yıllarca bırakmadı. Kuzenleri 10 yaşındaki Ruiz'in tişörtünden sarkan göbeği dürtüklerken onunla böyle alay ediyordu. O gece ve sonraki pek çok gece Ruiz gözlerini aynaya dikip göbeğini tutarak kuzey Teksas'taki evlerinde sıkça tüketilen aşırı yağlı domuz etinden mamül sucuğu ve Meksika dürümünü yemeyeceğine dair yemin edecekti. Mutfak alışkanlıkları Meksika ve ABD sınırında bulunan diğer mutfaklardan pek de farklı sayılmazdı: Annesi Amerika'nın geleneksel mısır pekmezi ve doymamış yağlarını, zengin Meksika yemekleriyle harmanlıyordu. O zamanlar annesi için en iyi yemek pişirme stili buydu. Rudy "Anne, domuz pastırması senin için iyi mi" diye sorduğunda, Annesi de "Evet" diye yanıtlıyordu, "domuz pastırması bir et ürünüdür."

Bir zamanların küçük tombul çocuğu, ilk gençliğinde o kadar zayıfladı ki görme kuvveti sık sık bulanıklaşmaya başladı. 17 yaşındayken boyu 1.67 metreydi ve litrelerce diyet soğuk çay içip her gün sekiz kilometre jogging yaparak 47 kiloya düşmüştü. Bugün 40 yaşında olan pazarlama yöneticisi Ruiz o günleri şöyle anlatıyor: "Ne yiyeceğimi bilmiyordum ya da nasıl sağlıklı besleneceğimi. Ben de hiçbir şey yememeyi tercih ettim." Harvard Üniversitesi'nden iki diploması olan Ruiz sonradan anoreksiya olduğunu öğrendiği bu saplantısıyla şimdi bile mücadele ediyor. "En kötü durumu aştım, fakat bu hastalık peşimi hiç bırakmayacak" diye anlatıyor Newsweek'e.
Bu, tahmin edebileceğiniz tipik bir anoreksik profili değil. Ruiz ne balet ne de model. Ayrıca eşcinsel ya da üst-orta sınıfa mensup beyaz bir kadın da değil. Ebeveynleri ona zayıf olması konusunda hiçbir baskı yapmadığı gibi dış görünümüyle ilgili bir saplantısı da yok. Diğer 18 yazarla birlikte "Açlığa Gidiş" (Going Hungry) isimli denemelerden oluşan yeni bir kitapta hastalığıyla mücadelesini anlatıyor. Kitabın redaksiyonu da iyileşmiş bir anoreksi hastası olan New York Sun Gazetesi'nin kültür yazarı Kate Taylor tarafından yapıldı. Kitabın yazarları yeme bozukluğu ve bu hastalıktan mustarip olanlar hakkındaki çok sayıda klişeye meydan okuyor. Anoreksiya çoğu kez gösterişten kaynaklanan bir hastalık olarak görülüyor. Hatta yakın zamanda İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre nüfusun üçte biri, anoreksiklerin böyle olmasını tercih ettikleri için bu hastalığa yakalandıklarına inanıyor. Oysa kitaptaki yazarların iki kültürü barıştırmaktan, hamileliği gizlemeye ya da Tanrı adına acı çekmeye kadar uzanan birbirinden farklı hikâyeleri var.

İngiltere'de anoreksiya ve bulimia ile mücadele eden 10 milyon kadın ve bir milyon erkeğin çoğunun beyaz ırktan olduğu bir gerçek. Fakat bazı durumlarda azınlıklar bu varsayım nedeniyle örneklemelerden muaf tutuluyor. Uzmanlar "beyaz kız" klişesinin erkekler ve azınlıklar arasında hasta olanların ortaya çıkması için bir engel teşkil ettiğini söylüyor. Metodist psikolog Ruth Striegel-Moore tarafından yapılan bir araştırma yeme bozukluğundan şikayetçi Afro-Amerikan kızların tedavi olmaya çok daha az istekli olduğunu ortaya çıkardı. Kuzey Carolina Üniversitesi'nde yeme bozuklukları uzmanı Cynthia Bulik şöyle anlatıyor: "Yeme bozukluğunun bütün belirtilerini taşıyan ve bu nedenle doktora tedavi olmaya giden Afro-Amerikan kadınların hikâyelerini biliyorum. Bu kızlara doktor 'Anoreksi, beyaz kızların hastalığıdır' diyor. Sürüp giden bu damgalama insanlarda hoşnutsuzluğa neden olabilir."

Anoreksiya, 19. yüzyılın sonlarına doğru bir hastalık olarak tanımlandı. Ama 1970'lerde İngiliz model Twiggy'nin ideal kadın bedeni olarak yükselişinin feministlerce protesto edilmesine kadar, yaygın kullanılan bir kelime değildi. Medyanın bu konuya ilgisi 90'larda Naomi Wolf'un "Güzellik Miti" isimli kitabıyla doruk noktasına ulaştı. Ancak bu ilgi son yıllarda azaldı ve belki de obezite tarafından gölgede bırakıldı. Ama diğer taraftan anoreksik vaka sayısı artmaya devam etti. Araştırmacılar 2003'te literatürü gözden geçirdiğinde, 1930'dan beri 15 ile 19 yaş aralığındaki kadınlarda anoreksi oranının her on yılda kademeli olarak yükseldiğini ortaya çıkardı. Yaşları 10-39 arasında değişen kadınlarda 1988'de görülen bulimia vaka sayısı 1993'te üç katına çıkıyor. Bazıları bu konuda ulaşılmaz bir estetik anlayışının propagandasını yapan dergileri ve sıska modelleri suçluyor. Fakat anoreksiyanın popülerliğininin siyasi bir sonuç olarak görülmesi bir yana, bu hastalıktan mustarip olanların çoğu için sorun tarihsel açıdan çok daha karmaşık.

Ruiz gibi bazıları bunun daha çok yetiştirildikleri kültürle ilgili olduğunu söylüyor. Azınlıkların bedenle ilgili meselelere daha az aşina olmalarına karşın çalışmalar Amerikan usulü beden ölçüsü anlayışının göçmen toplumlara da sızmaya başladığını gösteriyor. Diğer bir kesim içinse dinsel etkiler söz konusu; açlığın inancın bir göstergesi olarak sunulması, günahların karşılığında çekilen ceza olarak görülmesi ya da katı yemek yeme ritüelleri diğer etmenlerle birleştiğinde kolaylıkla patolojik hale dönüşebiliyor. 1985'te yayımlanan "Kutsal Anoreksiya" isimli kitabında tarihçi Rudolph Bell; İspanyol bir azize olan Avilalı Terasa'nın midesini boşaltmak ve kusmak için zeytin ağacı budaklarını kullandığını anlatıyor. Teresa bu sayede Hristiyanlıkta Aşayı Rabbani ayininde takdis edilen ekmeği gerçekten içine alabildiğine inanıyordu. Ondan da önceki zamanlarda bazı traihçilerin "anorexis mirabilis" (anaroksik mucize) ismiyle andığı Sienalı Azize Katerina var. Katerina kendisine vahiy geldiği için yemek yemeyi reddetmesi nedeniyle hayatını kaybetmişti. Bu yeni kitaptaki denemelerden birisi, Yedinci Gün Adventistleri'nin inanışına göre yetiştirilen bir erkeğe ait. Topluluk, Hz. İsa'nın yeniden dünyaya geleceğine inanıyor. Yazar, Adventist inancında aşırılığın, özellikle de bedensel aşırılığın bir günah gibi görülmesi yüzünden anoreksisinin aralıksız devam ettiğini anlatıyor. Başka bir denemede bir kadın, annesinin duayla tedaviye inanan bir Hıristiyan mezhebinin üyesi olduğundan söz ediyor. Anne ailesinin sağlığını korumak için aşırı ve ayrıntılı bir beslenme biçimini uyguluyormuş. Oruç, arınma, mayalanmış ürünler, çiğ bitkiler, oksijenli su, elma sirkesi ve arpa çimi bu beslenme tarzının belli başlı öğeleri. Haliyle, kadın için hiç yemek yememek daha kolay bir tercih haline gelmiş.

Bu hastalıkla cebelleşen pek çokları için, anoreksiya neredeyse bir din halini alıyor. Yazarlar daha yüksek bir gücü yatıştırmak, aç kalarak bilgelik kazanmak ya da yemekten uzak durarak dayanıklı hale gelmek gibi duygulardan bahsediyor. Bir öğün atlamak ya da kilo kaybetmek gibi küçük zaferlerden güç buluyorlar. Yazarlardan birinin deyişiyle anoreksi aslında "inanılacak bir şey", öyle bir açlık ki, dindirmek hiç de kolay olmuyor.

sayı: 4

Yorumlar
Member Comments

 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Hosted Villas'taki köşkümde yüzme havuzu, iki teras, çatıda güneşlenme alanı, gül bahçesi ve ayrıca konsiyerj ve şoför bulunuyor. ...

 
The Peek
 
 

Film, coplarla dövülen, göz yaşartıcı gaza maruz kalan silahsız Filistinli protestocuları gösteriyor.

 
 
 
 

Neden artık tam demokrasi içinde yerini almalı? Ve neden askerler kadar siviller de bu konuda dersine çalışmalı?