KAPAK KONUSU ARŞİVİ
Yeni bir Türkiye mi?
- Diğer Kapak Konusu Haberleri
- Uzun yaşayanların farkı
- İlişkili Haberler
- Gözaltından döndüler
- "Gerçekle fantezi arasında"
- Hedefteki gizli tanıklar
- Poyrazköy silahlarının çapı
- İki adalet arasında
- Tuncay Güney'in öteki gölgeleri
- "Devleti Özer Çiller yönetti"
- Kundakçı'nın "PKK'lılar JİTEM'i kullandı mı" kuşkusu
- Elit getto
- Ergenekon 'da şartlı fırsat
- GAL örneği ve Ergenekon
- Ergenekon Ergenekon'a karşı
- Sinyal bozucu
- Ergenekon Kitaplığı
- "Devletin tepesinde uyum izliyorum"
- "Davaya, askerin yargılanması diye bakılmamalı"
- İmtihan
- Ergenekon'un görünen yüzü
- Vietnam sandıkları açılıyor
- Kırmızı Kitap'ın bilmediği
- Tuncay Güney kimdir?
- Tuncay Güney'in haritası
- "Ergenekon" 30 yıldır sanık
ABD Başkanı Harry Salomon Truman, 1947'de Türkiye ve Yunanistan'da Komünizm tehlikesine karşı mali yardım yasasını onayladığında, adıyla ünlenen, Sovyetler Birliği düşmanlığı üzerine yeni doktrini ülkesinin siyasetine iyice sinmişti bile. 1949'da Washington'da NATO (North Atlantic Treaty Organization - Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) Antlaşması imzalandı. Yaklaşık iki yıl sonra da Türkiye üyeliğe kabul edildi. Truman o yıllarda Amerikan Kongresi'ne "Komünizme karşı bu iki kale ülkeyi desteklemeliyiz" derken, temelini attığı düzenin mahsulü Gladio (Roma kılıcı - NATO kontrgerilla operasyonu) türü silahlı örgütlenme modelinin, 2009'da o kalelerden sonuncusunda hâlâ gündemin birinci maddesi olabileceğini aklına bile getirmemiştir. 10. dalgadaki gözaltılar ve Ankara'da başlayan silah arama kazıları sonrası Ergenekon yargı süreci artık farklı bir boyut kazandı. Ergenekon'un Susurluk Skandalı'na (3 Kasım 1996'da Balıkesir'in Susurluk ilçesi yakınlarında meydana gelen trafik kazası sonucu, yasadışı polis-mafya-aşiret ilişkilerinin ortaya çıkması ile patlak veren skandal) uzanmasından söz ediliyor. Büyük resmi görmek için belki Truman'a kadar da uzanmak gerek.
Birkaç gündür her an yeni bir gelişmenin yaşandığı Ergenekon davasında gelinen nokta, Türkiye'de hemen herkesin kafasını karıştırmış durumda. Basında ve kamuoyunda dile gelen sorular şu ana hatlarda özetlenebilir: Ülkenin siyasi tarihine dönük bir "büyük temizlik" mi sözkonusu, yoksa ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal'ın imasıyla Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti'nin teşvikiyle "laik ve belli bir siyasi kadroya karşı bir siyasi intikam mı?" Yaşananlar ülkeyi demokratikleşmeye mi yoksa yeni bir hegemonyaya mı götürüyor? Kesin yanıtlardan çok, ihtimallerden söz edilebilir. Ancak soruları yönelten, kabaca Ergenekon yargı sürecine karşı ya da destekçi taraflar bir konuda hemfikir: Türkiye tarihi bir virajda. Virajın ne ölçüde tarihi olduğunu anlamak için, büyük resme bakmak aydınlatıcı olabilir. Türkiye'nin, gecikmeli de olsa tarihi benzerlikleri bulunan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) çöküşünden sonra, kendi Demir Perdesi'ni aralama sancıları yaşadığına dair belirtiler var.
Türkiye gündemini adeta ipotek altına alan olaylar sürecinin başlangıcı, çok eski değil. 12 Haziran 2007'de İstanbul Ümraniye'deki Çakmak Mahallesi'nde bir gecekonduda 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyelerin ele geçirilmesiyle birlikte başlayan Ergenekon yargı sürecinde, bugüne kadar aralarında üst düzey askerlerin de bulunduğu 200'e yakın kişi gözaltına alındı (Daha sonra bir bölümü tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı).
Geçen haftaysa Ergenekon'da tam bir dönüm noktası yaşandı. Silivri'de devam eden Ergenekon duruşmalarına 10 gün ara verilmesiyle eş zamanlı olarak, Milli Güvenlik Kurulu eski genel sekreterlerinden Orgeneral Tuncer Kılınç'ın (dergi hazırlanırken o da serbest bırakılmıştı), Harp Akademileri eski komutanı Orgeneral Kemal Yavuz'un, Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Dairesi eski başkan vekili ve Susurluk davası sanıklarından İbrahim Şahin'in de aralarında bulunduğu 44 kişi sorgulandı. Şahin'in evinde elde edilen bilgiler ışığında arama yapan emniyet güçlerinin başlattıkları kazı çalışmaları sonunda "Ankara'nın Gölbaşı ilçesinde Şahin'e ait bir cephanelik bulunduğu" açıklandı. Buna göre kazıda; 2 lav silahı, 22 adet el bombası, 300 adet 9 mm'lik mermi, 700 gram plastik patlayıcı, 10 adet ateşleyici kapağı ve işaret fişekleri ele geçirildi. Bazı silahlar, 2004 tarihli gazetelere sarılmıştı. Bunun yanı sıra Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği, Saklıbahçe de dâhil olmak üzere 5 farklı noktada ve Hatay'da bir köyde kazı yapıldı (Bu bölgelerde dergi hazırlanırken henüz sonuç yoktu. Bazı kazılar durduruldu). Firari muvazzaf Yarbay Mustafa Dönmez'in Sakarya'daki evinde de el bombaları, 3 kaleşnikof, 8 adet tabanca, 8 bin 300 mermiye ulaşıldı.
"Ergenekon Örgütü" mensubu olmakla suçlanan bazı kişilerde bulunan silahların Susurluk'ta kaybolan silahlar olup olmadığı da başka bir tartışma konusu. Tabii bunu kriminal laboratuarlarda yapılacak balistik inceleme raporları netleştirecek. Türkiye'de en uzun süren kontrgerilla davası olarak bilinen 16 Mart Davası'nın avukatı Cem Alptekin, Ergenekon yerine "Gladio" ifadesini tercih ediyor. "Yeraltında silah saklama Gladio'nun en klasik yöntemlerinden biri" diyor Alptekin, "bu yöntem ve faaliyet örgütün gizli talimnamelerinde yazar." Çıkan silahların kontrgerilla konsepti çerçevesinde saklananlardan olup olmadığını soruşturmanın sonucu gösterecek.
"Operasyon Ergenekon", "Gölge İktidar" ve "Kıt'a Dur" kitaplarının yazarı Şamil Tayyar ("Operasyon Ergenekon" adlı kitabında soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle hakkında dava açıldı) "Türkiye, tarihinde ilk defa böyle bir süreçle karşı karşıya" diyor. "Vietnam Sandıkları denen ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın kontrolündeki depolarda olan silahları birileri kendi özel amaçları doğrultusunda kullanmış olabilir."
Gladio, Sovyet Bloğu'ndan gelebilecek bir işgal girişimine karşı cephe gerisinde direniş başlatmak için İtalya'da NATO tarafından gizli olarak örgütlenen kontgerilla operasyonunun adı. Operasyon, zamanla diğer NATO üyelerine de yayıldı. Ancak son yirmi yılda İtalya, Yunanistan, İspanya, Fransa gibi ülkeler bu örgütlenmeleri büyük ölçüde deşifre etti. Türkiye'de ise ilgili davalara, araştırmalara rağmen konu adeta son kale olarak bugüne kadar örtülü kaldı.
Bu sessizliğin nedenleri sadece Türkiye'den kaynaklanmıyor. NATO'ya üyeliğinden itibaren Türkiye, Batı dünyasının Sovyetler karşısındaki uç karakolu gibiydi. Demir Perde'nin batısında olmasına karşın aslında Türkiye bir Demir Perde ülkesi sayılabilirdi. Sınırlar, eğer bir ada devletinde yaşamıyorsanız (İngiltere gibi) literatürde yalnızca ayıran değil, aynı zamanda birleştiren çizgilerdir. Türkiye'nin on yıllar boyunca baktığı bu "sınır", Sovyet Demir Perdesi'ydi. Bir karakolda da ancak askerlerin, otoriter bir rejimin sözü geçerli olabilirdi. Diğer NATO üyesi ülkelerin çok ötesinde bir siyasi baskı ve kıt özgürlük ortamı hakimdi Türkiye'ye. Adeta perdenin öte yanındaki Sovyet rejimi gibi baskıcı, -Sovyetler'in tersine- muhalefete izin verilen ama bunun çok keskin sınırlar içine hapsedildiği bir ortam. Batı için bunun pek mahsuru yoktu, çünkü Türkiye zaten Batı'da sayılmazdı. 1960, 1971 ve 1980'de üç askeri darbe yaşayan Türkiye'deki siyasi, bürokratik yapı Komünizme karşı bir güvenlik ülkesi olarak yapılandırıldı. Komünizm tehdidine karşı Türk güvenlik konsepti içinde Özel Harp Dairesi ile şekillenen bir yapı oluşturuldu. Batı ülkeleri, Türkiye'deki demokrasi ve özgürlük sorunlarını gerekçe göstererek ülkeden çıkanları kabul ederken, ülke içinde olan bitenlere dair uzun yıllar sessiz kalmayı tercih etti. Türkiye, son darbeyi takip eden yıllarda başka bir baskıyı hissetmeye başladı: Küreselleşme ve pazar ekonomisine katılım. Aynı baskıya maruz kalan Sovyetler Birliği, 1991'de resmen dağıldı.
SSCB'nin dağılmasıyla dünyanın yerleşik düzeni bozuldu ve 1990'lı yıllar boyunca -hâlâ da sürüyor- başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere yeni duruma adapte olma süreci yaşandı. Türkiye ise Komünizme karşı güvenlik noktası rolü kalkınca, bir anlamda ortada kalmıştı. Ortadoğu'da enerji kaynaklarına hakim olmak için yeni gelişmeler yaşanırken, PKK terör örgütü de ülkenin güneydoğusunda ciddi sorunlar yaratmaya başladı. Soğuk Savaş döneminde, Ermeni terör örgütü ASALA'ya karşı da kullanılan güvenlikçi kadrolardan PKK'ya karşı kullanılanlar olduğu gibi, aralarından mafyoz yapılanmalara karışanlar da çıktı.
Devlet yapısının bazı bölümlerinde yozlaşmalar baş gösterdi. Bu kadrolar siyasette kendine yer bulduğu gibi, iktidar olmayı da zorlamaya başladı. Bu durum herhangi bir hukuki temizlenme ihtimali önündeki en büyük engellerdendi. Türkiye de "kendi kendine ve el yordamıyla" demir perdesini aralamaya çalışıyor, post-Komünist döneme göre pozisyon almaya çabalıyordu ama bu kolay değildi. Bu bakımdan Doğu Avrupa ülkelerine Batı'da açılan kucaktan Türkiye'nin mahrum kalması, uğradığı haksızlıklar hanesine de yazılabilir.
Siyasi istikrarsızlık, bu dönemin en belirgin özellikleri arasındaydı. 1990'lar boyunca ortalama hükümet etme süresi 1 yıl civarında. Bir daha siyaset sahnesinde görülmeyen Tansu Çiller gibi yeni isimler de aynı yıllarda ortaya çıktı.
1990'ların sonuna doğru iyi, kötü yeni düzeni şekillenen dünya Türkiye'ye yeniden ve farklı beklentilerle ilgi göstermeye başladı. 1999'da PKK lideri Abdullah Öcalan ABD işbirliğiyle Kenya'da yakalanarak Türkiye'ye getirildi. Aynı yıl Türkiye, Avrupa Birliği tam üyeliğine resmen aday ilan edildi. Refah Partisi -bazı partililerin iddiasına göre Milli Görüş çizgisinden de- ayrılan AKP'nin 2002'de iktidara gelmesiyle, başka bir karşılama gerçekleşti. Laik -muhafazakâr, liberal - cumhuriyetçi taraflar arasında "ya bendensin ya öteki" ruh hali herkesi yıpratıyordu.
AKP bu dönemde, askerin ya da muhalefetin baskısından çok, ordu ve yüksek yargı gibi kurumların devlet bilgilerini kendisiyle paylaşmamasından rahatsızlık duymuş olabilir. Çünkü bilgiye hakim olamamak gerçekten iktidar olmanın önünde büyük bir engel. Ergenekon davası dosyasına da giren, 2000'li yıllardaki yeni askeri darbe ihtimalleriyse, dönemin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşar yardımcısı Cevat Öneş'e göre "Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök tarafından engellendi ve bu bir dönüm noktasıydı." Öneş, bugün Ergenekon yargı sürecinde yaşananların, "Genelkurmay, istihbarat, hükümet gibi kurumların ortak çalışması sonucu ortaya çıkanların, savcı tarafından uygulanması" olduğunu belirtiyor. Devlet, uzun bir zamandan sonra belki de yeniden bütünleşiyor. Bunda AKP'nin ulusal ve uluslararası koşullar içinde öteki kurumlarla -özellikle kapatma davası sürecinde ve sonrasında- uzlaşmasının da payı var. Buna göre, gelecek yıllar için yerel uzlaşma ve uluslararası siyasi tasarımların buluştuğu, yeni bir Türkiye modelinden bahsediyor olabiliriz. Bu süreçte kurumlar arasında yaşanan uzlaşmazlıklarsa, büyük resmin yanında tali kalabilir. Örneğin Silahlı Kuvvetler, Ergenekon yargı sürecinde gerektiğinde askeri personel gözaltına alınacaksa bunun ordu rencide edilmeden yapılmasını talep edebilir. Ya da hükümet, bazı siyasi rövanşlar almaya sapabilir. Ancak herkes azami dikkat gösterirse, süreç daha az hasar ve gerilimle atlatılır.
Ergenekon yargı süreci belli bir çerçeve içinde de kalabilir. Devlet artık taşıyamayacağı bazı yüklerden kurtulurken, gözaltına alınan ya da tutuklananların mahkumiyetten ziyade deşifre edilmelerini daha fazla önemsiyor olabilir. Zaten Gladio türü gizli örgütlenmelerin deşifre edildiği ülkelerde de bu iş belli sınırlar içinde yapıldı. Örneğin Papa II. Jean Paul'e suikast girişimini aydınlatamamış bir İtalya, ne kadar temizlenmiş olabilir ki? Ergenekon'da son dalgadaki şok gözaltıların gerçekleştiği gün, hem de gece yarısına yakın, devlet bakanı statüsünde yeni AB Başmüzakerecisi'nin (Egemen Bağış) atanması manidar; aynı günlerde AB Ortak Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Javier Solana'nın Ankara ziyareti de öyle. Hem gözaltına alınanların ulusalcı ve Doğu'ya dönük kimlikleri (Çoğunun Gladio ile ilgili olduğu söylenemez, ABD karşıtlıkları da Gladio geçmişiyle çelişiyor), hem de bu gelişmeler yeni Türkiye'nin daha demokratik, daha Batı'ya dönük olacağının işareti mi, göreceğiz. Öyle olursa, yavaş yavaş normalleşmeye başlayacak siyasette yeni istihdam ortaya çıkması da mümkün. Bu belki de iktidardaki projesizliğe, muhalefet ayağınınsa büsbütün yokluğuna ilaç olabilir. Kötü senaryo ise AKP Hükümeti'nin intikamcı tavırlar sergilemesi ve değişimi hazmedemeyen yargı, diplomasi, istihbarat, ordu, hükümet gibi devlet kurumları arasında sert çatışmalar yaşanmasıyla ortaya çıkabilecek bir kâbus olur.
Yaklaşan yerel seçimler, biraz da bu yeni tablonun kristalleşmesine yol açacak. Oy kaybedecek bir iktidar kadar, gelişmeleri yanlış analiz ederek oy kaybedecek bir ana muhalefet partisi ve lideri de siyasi risk altında. Ergenekon'un 1 Numarası, Tuncay Güney gibi magazinleşmeye başlayan figürlerin dışında bir büyük resim var. Ve o resmin çok detaylı analiz edilmesi, Demir Perde aralanırken hepimizin hayatını kolaylaştırabilir.
sayı: 12




















