Bana masal anlatma baba

Erken büyüyen çocukların gerisinde kalan eğitimde biraz gerçekçi olmamız gerekmiyor mu?
Betül Sayın

Dört buçuk yaşındaki Gürhan, babasının kullandığı arabanın arka koltuğundan etrafı seyrediyordu. Araba İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı'nın ağaçların yükseldiği kapısının önünden geçerken Gürhan "Bu ağaçlar da ne" diye sordu.

Baba, oğlunun aklına kötü fikirler sokmamak için kapının ardında büyük bir park olduğunu söyledi. Ancak cevaptan tatmin olmayan Gürhan daha büyük bir merakla sordu: "Parkın içinde mezarların ne işi var?"

Çocuklar, kuşaktan kuşağa daha hızlı yaşanan değişimle sandığımızdan çok daha fazlasını biliyor artık. Psikologlar ve pedagoglar ilkokul öğretmenlerinin bazı çocukların hiç ilgisini çekmemesini ve ergenlik yaşının yıldan yıla düşmesini buna örnek gösteriyorlar. Gürhan'ın yaşıtları, farklı iletişim araçlarının etkisiyle artık ölüm, şiddet, aşk, ayrılık gibi büyüklerin tekelinde görünen kavramlarla daha haşır neşirler. Oysa Batı'dakinin aksine Türkiye'de çocuk kitapları hâlâ masal boyutunun ötesine geçemiyor. Çocuk kitabı yayımlayan yayınevleri, yazarlar ve ilgili uzmanların çoğu böyle bir sıkıntının farkında. Bazıları ise şimdiden daha cesur adımlar atıp çocuklara hayatın gerçeklerini uygun bir dille anlatan kitaplar sunmaya başladı.

Elbette bu kitapların büyük çoğunluğu çeviri. Aralarında en çarpıcılarından biri ise İletişim Yayınları'ndan baharda piyasaya çıkacak "Ente, Tod und Tulpe" (Ördek, Ölüm ve Lale). 2007'de Almanya'da basılan ve 2008'deki Frankfurt Kitap Fuarı'nda yayıncılar arasında efsane haline gelen eser Wolf Erlbruch imzalı. Erlbruch, bir ördeğin canını almaya çalışırken onunla arkadaş olan ama doğasını da kaybetmemeye çalışan ölümün (ya da Azrail) hikâyesini anlatıyor. Çizimleriyle dikkat çeken kitapta ördek ve ölüm birlikte gölde yüzüyorlar, ördek üşüyen ölümün üstüne yatıp onu ısıtıyor, ölüm hakkında konuşuyorlar. Nihayet karlı bir gece ölüm ördeğin canını alıyor ve üzerinde bir laleyle onu nehre bırakıp gözden kayboluncaya kadar arkasından bakıyor. Verilen mesaj: Ama yaşam da böyle bir şey değil mi? Beş yaş ve üzerine tavsiye edilen kitap için yayınevi editörü Bahar Siber, "Ticari anlamda, yüksek satış rakamlarına ulaşmasını beklediğimiz bir kitap değil. Yayın programına alırken kitabın bir açığı dolduracağınıdüşündük. Ama okuyanlar, iyi ki okumuşum diyecek" diyor. Siber'in bahsettiği açık, Türkçe'de ölüm hakkında çocuklara yönelik herhangi bir metin bulmanın güçlüğü. Batı'dakilerin, genelde ölümü dini perspektiften ya da gerçeküstü ve masalsı anlatıyla açıklama eğiliminde olduğunu belirten Siber, "Ördek, Ölüm ve Lale"nin çocuk edebiyatında ilk defa ölüme felsefi yorum getirdiğini söylüyor.

Ölüm temasına el atan bir başka yayınevi 2006'da faaliyete geçen Redhouse Kidz Çocuk Kitapları. Yayınevinin yayımladığı İspanyol kökenli "Hatırlıyorum" adlı kitapta iyice yaşlanan köpeği hastalanarak ölen bir çocuğun duyguları anlatılıyor. Dört yaş ve üzerine önerilen kitabın yazarı sosyal hizmetler uzmanı Jennifer Moore-Mallinos, "Bu bilgiler onların daha iyi seçim yapmalarına, daha iyi karar vermelerine ve yaşamın bazı gerçekleriyle başa çıkmaları için gerekli araçları sağlamalarına yardımcı olacak" diyor. Mallinos'un bir başka kitabı "Sır Versem Saklar mısın" çocuk tacizine değiniyor: "Biri sana rahatsız edici bir şekilde dokunsa ve kendini kötü hissetmene neden olsa bunu sır olarak saklar mıydın?" Aynı yazara ait diğer iki kitap, "Annemle Babam Arkadaş Olduklarını Unutunca" ve "Kayıp Çocuk Odası." İlkinde, uzun tartışmalar sonunda babası evden bavullarını alıp giden; ikincisinde annesini kaybeden çocukların hikâyeleri var. Yayınevinin yönetmeni Defne Tokay, yetişkinlerin çocuklarla iletişimde zorlandıkları, aynı şekilde çocukların da anlamlandırmakta özellikle zorlanabilecekleri bir çok durum ve his olduğunu, kitap yayımlamak için bunlar arasından dört alanda karar kıldıklarını belirtiyor: Boşanma, ölüm, halka açık/kalabalık yerlerde kaybolma, iyi sır-kötü sır ayrımı. Sonrasında bu kitapları, metinlerinin ve çizimlerinin, hedeflenen yaş grubundaki çocukların ruh sağlığı ve gelişimi açısından uygunluğunun test edilmesi için Davranış Bilimleri Enstitüsü'nün (DBE) Çocuk Birimi'ne göndermişler. Onay alıp yayımlamışlar.

2008 İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı'na katılan yayınevleri esas alınarak bakıldığında Türkiye'de çocuklar ve gençler için kitap yayımlayan 150 kadar kuruluş var. Bunların 60'a yakını dini ya da siyasi propaganda da içeren kitaplar basıyor. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden Yard. Doç. Necdet Neydim'e göre okuruna belli bir kalitenin üstünde, nitelikli kitaplar yayımlayabilen, çeviri veya telif özgün metinler veren yayınevi sayısı 10'u geçmiyor.

Yılda yayımlanan çocuk kitabı sayısı da çok düşük. ABD'de yılda 11 bin, İngiltere'de 6 bin, Fransa ve Kanada'da 5 bin, Almanya'da 4500 civarında kitap yayımlanırken bizde bu sayı eski kitapların tekrar basımı dahil 500'ü geçmiyor.

Çocuk kitaplarının nicelik ve nitelik bakımından çölleştiği bu ortamda "gerçekçi" kitaplardan söz etmek yersiz olabilir. Can Çocuk'un yayın yönetmeni Samiye Öz'ün belirttiği gibi "Daha çocuklara kitapları sevdirme aşamasındayız ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın okullara önerdiği 100 temel eseri aşamadık." Yine de bu alanda daha çok eser yayımlanması ve yerli telif eserlere yönelinmesi gerektiği açık. Zira ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde yayımlanan çocuk kitaplarının yüzde 5'i yabancı yazarlara aitken bu oran Türkiye'de yüzde 60'ın üzerinde. Çocuk kitabı yayıncılığında öne çıkan Günışığı Yayınları'nın yönetmeni Mine Soysal, "Batı, edebiyat yayıncılığını bizden çok önce öğrendi. Edebiyatın hangi yaşta olursa olsun insanı geliştiren, yaşamı anlamlandıran zenginliğini korkmadan, çekinmeden kullanıyorlar" diyor. Günışığı'nın Türk yazarlarından Betül Sayın'ın, Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği tarafından "2007 Yılın En İyi Resimli Öykü Kitabı" seçilen "Köstebek Kuki" adlı eseri ve Niran Elçi'nin "Karaböcü Kayboldu" adlı kitabı bu kategoriye girebilir. İki kitabın da aynı zamanda şiddet temasını işlediğini söylüyor Soysal. Köstebek Kuki'nin yazarı Betül Sayın, toplum içinde her çeşidiyle egemen olan şiddetten, doğrudan ya da dolaylı, çocukların da payını aldığını vurguluyor: "Bu kitapla, şaka bile olsa kaba kuvvet kullanmanın sonuçlarını, kendini karşısındakinin yerine koyabilme becerisinin ve özür dileyebilmenin önemini, arkadaşlığın değerini, bir ölçüde de olsa çocuklara duyumsatabilmek istedim."

Duyumsatmak yeterli mi? Çocuklarımız bizden daha zeki, dolayısıyla aşk, ölüm, şiddet, ayrılık gibi hayatın kendisi olan konulara sandığımızdan daha yatkın olamazlar mı? Pek çok ülkede yapılan IQ testi sonuçlarına bakıldığında, 1930'lardan beri gözle görülür bir yükseliş görülüyor. ABD'deki Carneige Mellon Üniversitesi bilim adamlarından Murcel Just, "Yeni bilişim teknolojileri beynimizi çalıştırdığı gibi bize daha fazla bilgi de sağlıyor. Bu da düşünme kabiliyetini geliştiren bir durum" diyor. Bunlar, her yeni neslin bir öncekinden daha zeki olduğuna yani çocuklukların nesilden nesle ilerlediğine işaret ediyor. Bu dönüşümün farklı nedenleri var. Steven Johnson, 2005'te yayımlanan "Kötü Olan Her şey Senin İçin İyidir" kitabında, bilgisayar oyunlarının çocukları sebep-sonuç ilişkisini tespit etmeye zorladığını belirtiyor. SimCity adlı oyun sayesinde yedi yaşındaki yeğeni, şehrin endüstri bölgesine yüksek vergi oranları koyarak toptancıları o bölgeden kaçırabileceğini öğrenmiş. Redhouse Kidz'e danışmanlık yapan DBE'den klinik psikolog Olcay Güner, kendisinin de okullarda çalıştığını belirterek çocukların nasıl nesilden nesile değiştiğini şöyle özetliyor: "Bir öğretmen birinci sınıfı alıyor, beşinci sınıfta bırakıyor. Tekrar birinci sınıfı aldıklarında bütün öğretmenler şok geçiriyor. Başka çocuklar geliyor karşılarına." Bunun en önemli nedeninin teknolojiyle ilgili olduğunu söyleyen Güner, değişimin giderek hızlandığını da vurguluyor: "Bizim neslimiz zamanında öğretmen ilginçti. Hepimiz öğretmen olmak ister, ona tapardık. Şimdi hizmetlerinde bir kişi olarak görüyorlar öğretmeni çünkü çok ilginç değil artık. Öylesine biri. Ondan daha ilginç şeyler var etrafta. Bilgisayarlar, kitaplar, oyunlar, filmler. Herşey çok hızlı. Ama öğretmen aynı hızla devam ediyor ve öğretmene bakıp "ay sıkıldık" diyorlar artık." Çocuk ve ergen psikiyatristi uzman doktor Gökçe Küçükyazıcı ise özellikle 90'lardan sonra çocukların erken yaşlardan itibaren teknolojiyle daha iç içe yaşamaya başladıklarını, bununla birlikte fazlaca bilgilendiklerini düşünüyor. Ona göre çocukların bilgileri arttıkça merak duyguları da körüklendi ve yönelttikleri sorular ebeveynlerini şaşırtmaya başladı. Öyleyse bugün bizim çocuklarımıza aldığımız kitaplar, geçmişte anne babalarımızın bize aldıklarından farklı olmalı.

Dört ciltlik çizgi roman "Yalınayak Gen"de Hiroşima'ya atom bombası atılmasının ardından Japonya, altı yaşındaki bir çocuğun gözünden (aynı zamanda kitabın çizeri Keiji Nakazawa) gerçekçi çizgilerle gösteriliyor. Bir arkadaşın ölümünü anlatan "Milly Molly ve Emre'nin Tohumları" (Gill Pittar) ise altı - yedi yaşındaki okurlara ölümü anlatıyor. İki kitabın yayıncısı Tudem'in yönetmeni İlke Aykanat'a göre insan hayatının vazgeçilmezleri olan, yüzyıllardır felsefecilerin kafalarını meşgul etmiş aşk, ölüm, savaş (şiddet), cinsellik gibi konuların çocuklara anlatılmaması düşünülemez. Yetişmekte olan neslin zaten yarı zamanını bilgisayar karşısında sanal bir dünyada, geri kalan zamanını televizyon başında, savaşları bir oyun ya da film izler gibi izleyerek geçirdiğini söyleyen Aykanat, çocukların gerçeklik algılarının ve gerçekliği kavrayışlarının büyüklerden çok farklı olduğunu düşünüyor: "Çoğunun sadece fantastik edebiyat okuyor olmasından da bunu anlıyoruz. Bu nedenle gerçek dünyayla ilgili konulara çocuk kitaplarında daha çok yer verilmeli." Bugün çocuklar yetişkinler için üretilen birçok ürünle daha erken yaşta tanışıyor, bu anlamda yetişkin yaşamına daha erken katılıyor. Ancak çoğu zaman gelişim süreçlerinde, yetişkin hayatının konularıyla başa çıkacak bilgi ve beceriden yoksun kalıyorlar. Siber de, gerçekçi çocuk edebiyatını çocuklara bu açığı kapatmada yardımcı olabilecek araçlardan biri olarak görüyor.

Amerikalı çizer Mo Willems, "Çocukla yetişkin arasında bir fark var mı" sorusuna şu cevabı vermişti: "Evet var, çocuklar daha kısa oluyor." Bu doğru ama çocuğun tanımı, aslında topluma ve çağa göre değişiyor. Batı çocuk edebiyatının bugün neden bu gerçekçi noktaya geldiğini ve Türk çocuk kitabı yayıncılarının neden Batı'dan ayrıldığını anlamak için biraz tarihe bakmak lâzım. Robert Darnton, Fransız Devrimi'ni anlattığı kitabı "The Great Cat Massacre"da (Büyük Kedi Katliamı) "Kırmızı Başlıklı Kız" masalının 18. yüzyıl Fransa'sında gece yarısı şömine ışığında anlatıldığı versiyonunu özetliyor. Bu hikâyede kız, eve geldiğinde ninesinin kılığına girmiş olan kurtla karşılaşır. Kurt nineyi yemeden önce kanını bir kaba doldurmuş ve etinden bir parçayı ayırıp kilere yerleştirmiştir. Kız eve geldiğinde ninesi sandığı kurt onun aç olup olmadığını sorar ve kıza ninesinin kanını şarap, etini de et olarak sunar, kız bunları yer ve içer. Sonra kurt kızdan soyunup kendisiyle yatağa girmesini ister ve kızı yer. 18. yüzyıl Fransa'sı acımasız bir şiddet içerir, bu dönemin halk hikâyelerinin tümünde aynı kâbus atmosferi mevcut. "Bu ortamda çocuğa yazılan bir şeyi anlamak için önce çocuğu tanımlamak gerekir" diyor, çocuk edebiyatına özgün eserler sunmayı hedefleyen Enkidu Yayınları'nın editörü Zümrüt Alp. Ona göre 14. yüzyıldaki büyük veba salgını ile 18. yüzyıl arasındaki Fransa'da köylüler yetersiz beslenme, hastalık ve ölümle iç içe yaşıyorlar ve çocuklar doğdukları andan itibaren anne babalarının acımasız dünyasının bir parçası oluyorlardı. Tek odalı ve çoğu zaman tek yataklı evlerde ısınmak için hayvanlarla çevrili olarak hep beraber uyunuyordu. Dolayısıyla çocuklar ebeveynlerinin cinsel faaliyetlerine küçük yaşlardan itibaren şahit oluyorlardı. Anneleri ve babalarıyla aynı şekilde giyiniyor ve güçlerine göre yapılan işlerden üzerlerine düşenleri yerine getiriyorlardı. Kimse onları masumiyet veya bir başka açıdan ayrı bir kategori olarak tanımlamıyordu. Kırmızı Başlıklı Kız'ı bu ürkütücü ve şiddet dolu dünyanın ışığında okuduğumuzda Batı çocuk edebiyatının bugün nasıl bu noktaya geldiğini anlayabiliriz.

Sıradan kahramanların gündelik maceralarını konu alan ya da kahramanları ve olay örgüsü fantastik olup temaları itibarıyla gerçek hayat konularını ele alan çocuk kitapları Batı'da uzun zamandır yayınlanıyor. "Ancak tüm bu popüler akımlara rağmen sorun odaklı çocuk edebiyatı Batı'da en büyük yükselişini yaşıyor. Son zamanlarda gördüğümüz yenilik ölüm, aşk, şiddet, cinsellik gibi tabu konuların bu edebiyata girmesi. Özellikle Fransa, İsviçre, Hollanda, Almanya, İspanya'da bu tür kitaplar yayınlanıyor" diyor Aykanat. Bunun önemli nedenlerinden biri de Batı'da artık çocuğun, tıpkı büyükler gibi toplumun önemli bir bireyi haline gelmesi. 20'den fazla ülkede yayımlanan "Çıtır Çıtır Felsefe" dizisinin (Günışığı Yayınları) yazarı Brigitte Labbe, "Batı'da çocuğun hukuki, psikolojik, hatta entelektüel statüsü ciddi biçimde gelişti. Bunun sonucunda, yetişkinler de artık çocukların diyaloga duydukları açlığı, dünyayı sorgulamayı sevdiklerini, anlamak için gösterdikleri çabayı tanıdılar. Bunları gerçekten tanıdığımızı, 'büyüdüğünde anlayacaksın' cevabını artık tamamen aştığımızı umuyorum" diyor. Bunun sonucunda Batı'da tüm eğitim sistemi de çocuğu kendine yetebilir bir birey olarak yetiştirmeyi amaçlamaya başladı. Bu nedenle çocukları sorunlarla yüzleştiren, sorunları üzerinde düşünmeye zorlayan kitaplar hem eğitmenler hem de anne babalar tarafından tercih ediliyor.

Hâlihazırda bir çocuk klasiğinden bahsedemeyeceğimiz Türk çocuk edebiyatının da aslında konularını gerçekten aldığını söyleyebiliriz. Ancak bu edebiyatta cinsellik tamamen bir tabu, aşk sadece genç kızlar için yazılıyor, şiddete kesinlikle yer verilmiyor ve ölüm kabul edilmiyor. Ama asıl önemlisi Türk çocuk edebiyatında ana karakterlerin çoğu gerçek değil; ideal çocuk ve ideal anne babalar. "Türk çocuk edebiyatında yazarın, her zaman çocuğa uygun, çocuğun kendisini güvende hissedeceği, kötülüklerden arındırılmış bir dünya yaratma kaygısı var. Batı çocuk edebiyatında ise kitabın türü ne olursa olsun karakterler gerçekçi. Hepimiz gibi iyi ve kötüyü içinde barındıran, hayatında olumsuzluklar da olan karakterler" diyor Aykanat.

Türkiye'de çocuğun böyle algılanmamasının ve ona yönelik eğitim ve kitaplar tasarlanmamasının farklı nedenleri var.

Bunların başında, anne babalar ve önyargıları geliyor. Bir kere, yukarıda bahsettiğimiz Türkçe'deki gerçekçi çocuk kitaplarının satışları çok düşük. Tokay, çocuklarına kitap seçen anne babaların davranışlarını gözlemlemiş. "Tatsız konular bunlar" deyip geçiyorlarmış. Samiye Öz ise sık yaşadığı bir olayı aktarıyor: "Çocuk elini uzatıp bir kitap seçiyor. İstiyor o kitabı. Ama anne baba hemen 'yok çocuğum, onu değil şunu al, daha eğitici' diyor. Ama kitabın çocuk için bir eğlence aracı olduğunu bilmeliler." Aslına bakılırsa her konunun aktarımında, çocuğun yaş grubuna göre kabul edilebilecek bir gerçekçilik seviyesi var. Önemli olan bunun ne olduğunu belirlerken yetişkin olarak kendi ruhumuzdan, dünyamızdan, önyargılarımızdan değil, çocuğun dünyasından yola çıkarak karar vermemiz. Psikiyatr Küçükyazıcı, "Aşk, ölüm, şiddet, cinsellik hayatın gerçekleri. Bu tür konular her yaş grubundaki çocuk kitaplarında yer almalıdır" diyor: "Çocuklar anlatılan hikâyeler ve okudukları kitaplardan bazı temel kavramları öğrenir ve gerçek hayata hazırlanırlar. Bu olmadığında, çocuk bunları ya televizyondan, internet ve arkadaşlarından öğrenir ya da bizzat kendisi deneyimler. Ayrıca çocuğa hayatın gerçeklerinden uzak hikâyeler anlatmak çocuğun sizi samimi ve dürüst bulmamasına sebep olur, gerçeklerle yüzleştiğinde kaygı yaratır." Pedagog Filiz Kaya ise bir danışanından yola çıkarak anlatıyor, anne babaların nasıl hatalı davranabileceğini: "Bir danışanım kanser hastası babasını kaybetmiş. Bu haftalarca söylenmiyor, hastanede deniyor. Çocuk altı yaşında. Aylar sonra 'cennete gitti' deniyor. Çocuk bize bir sene sonra geldi. Kâbuslar, gece ani uyanmalar, çığlıklar var. Okul başarısı tamamen düşmüş. Aslında altı yaşında bir çocuk gerçekte ne olduğunu anlayabilir. Ama bunu saklamayı tercih ettiğinizde bu pek çok alana yansır. Öğrendiğinde de çevresindeki herkesin ona yalan söylediğini düşünür." Kaya, Türk ailelerin sorununun soru sordurmamak olduğunu düşünüyor. Bu yüzden asıl mesele çocukların okuduğu kitaplarda değil, aileyi eğiten kitaplarda ona göre: "Ailelerin mesela cinsellikle, istismardan nasıl korunacaklarıyla ya da bir yakının kaybıyla ilgili haberleri çocuğa nasıl vereceğiyle ilgili bilgisi yok. Bunu verecek kitaplara ihtiyaç var." Güner, DBE'ye terapi için getirilen çocuklara ölümle, cinsellikle ilgili şeyler anlatmak durumunda kaldıklarını, çünkü çocuğun sorununun altında öyle bir tema yattığını söylüyor: "Bizim tercihimiz bunları ailelerin anlatması. Onay verdiğimiz kitaplarla bunu sağlamak istiyoruz." Gerçek hayat dersini yanlış anlayıp durumu abartan aileler de yok değil. Küçükyazıcı, başvuru şikayeti yaşıtlarıyla ilişkisinde sorunlar olan 9,5 yaşındaki bir hastasının anne babasının gözüne girebilmek ve takdirini toplamak için Rus edebiyatının yaşına göre çok ağır kitaplarını okuduğunu, hem kendisinin hem de ebeveynin bununla övündüğünü anlatıyor.

Bir diğer sorun, yayınevi-yazar-çizer üçgeninde. Mine Soysal, bu temaları işlemeye cesaret eden çok az yetkin kitap olduğunu, aksine edebiyat değeri olmadığı halde yoklukta yayımlanmış çok sayıda kitap bulunduğunu" söylüyor. Samiye Öz ise yerli yazarlardan ve kitaplardaki illüstrasyonlardan yakınıyor. "Türkçe'leri bile kötü. Bir cümlede bir zamanı, hemen aynı olayın içindeki ikinci cümlede başka bir zamanı kullanıyor" diyen Öz aynı zamanda iyi yerli illüstratör sayısının çok az olduğunu vurguluyor. Oysa çocuk kitaplarında illüstrasyon ve kalite çok önemli. Bu kitapların kağıdı, baskısı ve çizgileriyle sanat değeri yüksek yapıtlar olması gerekiyor. Çünkü çocukların yaratıcılığını bu tarz kitaplar provoke ediyor. "Çocuk bu sayfanın her yerinden ayrı bir şey çıkartıp yaratıcılığını geliştirebilir. Elbette bu kitaplar daha pahalı. Ama aileler 10 kitap alacaklarına böyle bir tane alsınlar daha iyi" diyor Güner. Sözkonusu kitapları değerlendiren psikolog ve pedagogların tutuculuğundan yakınan yayıncılar da var.

Saniye Öz, "Temas ettiğim pedagoglar biraz ukâla. Bir parmak havada, çocuğa bir şey öğretme havasındalar. Bana pedagogların yazdığı diziler geldi. Çok sıkıcı. Benim canım sıkılıyorsa, çocukların ne biçim sıkılır. O parmak havadan inmeden bu tip cesurca şeyler yapılamaz" diyor. Güner bazı psikologların tutucu olduğuna katılıyor: "Mesela 'Canını En Çok Ne Yakar' (Roger Olmos) adlı kitabı onaylayacak başka psikolog var mı bilmiyorum. Çok şizoid resimleri var. Ama korkusu olan çocuklar bile o cadılı kitaptan korkmuyor. Çünkü korkusunu işliyor o sırada. Beyinde kitli kalırsa, o konuyu işlemezseniz travmaya dönüşür. Hem de beynin iki yarım küresinde işlemek lazım. Hem sözel hem resimsel olarak. İşte bu kitaplar öyle kitaplar."

Devlet ve eğitim anlayışı da sorunun göbeğinde. Milli Eğitim Bakanlığı birkaç yıl önce ilköğretim okullarında okutulmak üzere "100 Temel Eser" belirledi. Bu eserlerin çağdaş eğitime uygun olup olmadığı bile tartışmalı. Ama asıl sorun, bu tavsiyelerin cesur yayıncıların önünü tıkaması. Neydim, "Yeni çocuk edebiyatı ürünlerinin yaratılmasına ve bu alana yeni yazarlar kazandırılmasına en büyük engel bu alanı sorunlu bir biçimde kuşatan 100 Temel Eser uygulaması. Bu, okuru da yayıncıyı da yazarı da ciddi olarak etkileyor" diyor. Neydim'e göre çocuk hâlâ edebiyatın ve eğitimin nesnesi olarak görüldüğü için cesur kitaplar gündeme gelmiyor. Yazarların gündemine gelse yayıncının gündeminde olmuyor. İkisinin gündeminde olsa da bu sefer bu kitapların eğitim dizgesinde kabul edilir olması gerekiyor. Bu da bu alana yatırım yapan yayıncıyı zorda bırakıyor. Samiye Öz, bu noktada çuvaldızı kendilerine batırmayı ihmal etmiyor. Önceden "En iyi kitabı basarız, o kitap da okura ulaşır" mantığıyla hareket ederken şimdi okullara gidip kitaplarını tanıtıyorlarmış. "Fark ettik ki Türkiye'de 13 milyon öğrenci var. Bu öğrencilerin ayağına birçok yayınevi gidiyor artık. Hemen çok güçlü bir geri dönüş aldık" diyen Öz de 100 Temel Eser'i kastederek "Bu konularla ilgilenenler bir şey bilmiyorlar. Bu tavsiyeler yüzünden özellikle devlet okullarına giderken zorlanıyoruz, bürokrasiyi aşamıyoruz" diyor. Ufku kapalı eğitim sistemindeki öğretmenlerin artık çocuklara ilginç gelmediğini söylemiştik. Bunun sonucu öğretmenlerin "Çocuklar tuhaflaştı, bunları çok şımartıyorlar" yakınmaları oluyor. Oysa kimsenin kimseyi şımarttığı yok. "Sadece çağ değişiyor, okullar değişmiyor. Bunun için de dikkat eksiklikleri, konsantrasyon problemleri ve okul başarısızlıkları çok sık karşımıza çıkıyor" diyor Güner.

Peki çocuklara gerçekçi kitaplar hazırlanırken kültürel farklar dikkate alınmalı mı? Norveçli bir çocuğa anlatılacak şeyle Türk çocuğa anlatılabilecek şeyler aynı mı? Elbette farklı toplumların sorunları, günlük hayatları da farklı. Mesela Kuzey Avrupa ülkelerinde intihar önemli bir sorunken bu Türkiye'de geçerli değil. İngiltere'de bir genç Türkiye'deki bir gence göre cinselliği daha erken yaşıyor. Küçükyazıcı, kültürel farkların mutlaka dikkate alınması gerektiğini düşünenlerden. "Aksi takdirde çocuk zaten anlatılanı kendine yakın bulmadığı için keyif almaz." Bir örnekle açıklıyor Küçükyazıcı: "Harry Potter tüm dünya çocukları tarafından beğeniyle takip edilirken, İsveç masal kahramanı 'Uzun Çoraplı Kız Lippi Langstrump' kendi ülkesinde çok sevilmesine rağmen, diğer ülkeler çocukları tarafından rağbet görmedi." Neydim ise çocuk gerçekliğinin coğrafyaya göre çok değişmeyeceğini belirtiyor: "Çocukların yaşadıkları sorunlar evrenseldir ve bu evrensellik yerelliği de fazlasıyla içerir. Çocuk, okuduğu metinde -hangi kültüre ait olursa olsun- kendine benzeyen özdeşleşeceği bir çocuk arar. Anlatılacak şeyler değişmez ama anlatım biçiminiz değişebilir." Yazar Betül Sayın çocuklar için ölüm, cinsellik, şiddet vb. konuları içeren kitaplar hazırlarken kültürel farkların dikkate alınmaması gerektiğini düşünüyor: "Türk anne baba çocuğunu büyütürken dövüyorsa eğer, bizim geleneğimizde vardır çocukların büyürken dövülmesi normaldir mi diyeceğiz. Şiddet her yerde şiddettir, tanımı değişemez. Ayrıca Türkiye'de de tek bir gelenek yok, doğu ve batı farklı geleneklere sahip. Gelenekleri dikkate alarak değerlendirme yapmak son derece sağlıksız olur. Bu kavramlar sadece çocukların yaşları dikkate alınarak, evrensel bakış açısıyla ele alınmalı."

"El Oso y la Nina" (Ayı ve Küçük Kız) adlı kitabında şehre inen bir ayıya aşık olan küçük kızın hikâyesini anlatan İspanyol yazar Antonio Ventura, sorumuzu "Çocuklara her şeyin anlatılması taraftarı değilim. Ama büyüklere de" diye cevapladı. İroni şu: Artık çocukları büyüklerden ayırmak giderek zorlaşıyor. Anne Cath Vestly, Norveçli çocuk kitapları yazarı ve 1994'te Norveç Kültür Kurulu Onur Ödülü'nü aldı. Yazarın, Norveç radyosunda bir çocuk programında, çocukların leylekler tarafından getirilmediğini ve anneleri tarafından doğumla dünyaya getirildiklerini anlatması, Norveç'te tartışmalara yol açtı. 15 yıl sonra Vestly'ye kızanların sayısı mutlaka azalmıştır. Şimdi düşünün, Gürhan'a anne babası "Seni leylekler getirdi" diye anlatıyor. Gürhan'ın cevabı "İyi de o zaman siz kimsiniz" olmaz mı?

sayı: 17

Sayfa: 1 2

Yorumlar
Member Comments
  • Yazan: serhat - 19/02/2009 13:17:34

    Çok önemli bir tespit yapmak üzereyim, hazır mısınız? Bu dergide Kürşad Abi yazdığı zaman, insan başka bir aleme yolculuk yapıyor, Selçuk tepeli yazdığı zaman şöyle bir yakamızı paçamızı topluyoruz. ne zaman nereye dikleneceği belli değil çünkü. Mehtap erel yazdığı zaman ise acayip keyifleniyoruz. Çok acayip yazıyor çünkü, insan kendini gülmekten alamıyor. Bu üç isim aynı anda yazdığı zaman ise çok acayip bir dergi çıkıyor ortaya. Diğer yazarlardan bahsetmiyorum çünkü onlardan her köşede var birtane. Ama bu üç isim, vallahi ve billahi çok acayip isimler yahu. Aynı dergide olmaları büyük şans. Fark yaratıyorlar. Galiba bu yorumu tepeli'nin sayfasına da paste edicem gibi.

  • Yazan: hanna - 19/02/2009 13:13:02

    İlk günden beri Newsweek okuyorum. daha önce bir dönem de orjinal Newsweek okumuşluğum var (sonra vücudum bu eziyeti kaldırmamıştı ve bırakmıştım). Newsweek'de bir yazım tarzı var. Önce normal yazarlar gibi başlıyorsunuz yazmaya, tam keyifle okurken birden bilgi bombardımanına tutuyorsunuz okuru. yanlış anlamayın, bundan şikayet eden vardır belki ama ben bu yapıyı seven okurlardanım. yalnız şunu itiraf etmeliyim. Bu bilgiler silsilesini en yumuşak şekilde sunan yazılar sizinkiler. Mesela Semin Gümüşel yazarken, önce iyi başlıyor yazıya, sonra birden ansiklopedik bir dile dönüyor. Siz de bilgi sunmuşsunuz ama bunu o kadar yumuşak, o kadar zarif bir şekilde yapmışsınızki. yazdığınız her satır damağımda ve dimağımda Reşat Nuri Güntekin tadı bırakıyor. yazı değil eser okumuş gibi hissediyorum kendimi. İyiki varsınız sayın Oğuz. Zihnimizin gıdasısınız.


 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Hosted Villas'taki köşkümde yüzme havuzu, iki teras, çatıda güneşlenme alanı, gül bahçesi ve ayrıca konsiyerj ve şoför bulunuyor. ...

 
The Peek
 
 

Film, coplarla dövülen, göz yaşartıcı gaza maruz kalan silahsız Filistinli protestocuları gösteriyor.

 
 
 
 

Neden artık tam demokrasi içinde yerini almalı? Ve neden askerler kadar siviller de bu konuda dersine çalışmalı?