"Mutlu günler" geri geldi

Popüler eğlencede yeni eğilim ucuz ve neşeli. Sanat evleriyse biraz daha bekleyebilir.

İrlanda, İskoçya ve Danimarka ortak yapımı "Advance Party" (öncü topluluk) üçlemesinin ilk filmi olan küçük bütçeli sert gerilim filmi "Red Road" 2006'da Cannes jüri büyük ödülünü kazandı. Filmde gülecek fazla bir şey yoktu. Filmin ana karakteri, kocasını ve oğlunu kaybetmesinin travmasını yaşayan, gecelerini kapalı devre televizyondan vahşi Glasgow konut projesini izleyerek geçiren bir kadındı. Bir eleştirmen filmi "taş gibi, sinir bozucu ve kasvetli" diye tarif etti. Bunun sebebi tabii ki şu; Advance Party, filmlerin el kamerasıyla, karanlık ve minimalist bir tarzda, açık havada çekilmesini savunan Dogma 95 manifestosunun destekçisi Danimarkalı yönetmen Lars von Trier'in parlak fikri.

O dönem, paranın daha kolay sanatın daha zor olduğu bir dönemdi. Şimdi bütün küresel ekonomi "taş gibi, sinir bozucu ve kasvetli" diye tarif edilebileceğinden Advance Party gelecek projeler için başka tür sanatsal kuralların habercisi oluyor. Bu ucuz ve neşeli manifesto, bütçenin 1,5 milyon Euro'yu aşmamasını, senaryonun 88 sayfadan uzun olmamasını ya da sekizden fazla karakter bulunmamasını ve filmin sekiz mil yarıçapında bir alanda çekilmesini şart koşuyor. Vurucu maddeyse şu: "Hikâye seyirciyi güldürmeli, ağlatmalı ve umut verici bir sonla bitmeli."

Muhtemelen von Trier ("Dogville", "Dancer in the Dark") hayatında ilk kez "umut verme" deyimiyle aynı cümle içinde bulunuyor. İş dünyasında, gergin yatırımcılar riskli varlıklardan Amerikan hazine bonoları gibi sıkıcı ama istikrarlı bir sığınağa doğru koşarken yapılan bu tür yeniden değerlendirmelere güvenli kaçış denir. Eğlence dünyasındaysa zor zamanlar aşina olunana ve formüllere geri dönüşü tetikler. Yani deneysel ve kötümser demode, denenmiş ve ilham verici olansa moda. Yani artık sanatsal gündem "Köpek adamı ısırdı" üstüne kurulu. Opus 3 albümünden Marin Alspo, Yefim Bronfman ve Yo-Yo Ma gibi klasik müzik yıldızlarının menajeri olan David Foster, "Resesyonda geride bırakılması gereken ilk şey risktir" diyor. "Bu tür zamanlarda en zor şey, seyirciye neden bilet alması gerektiğini anlatmak."

İnsanların resesyon gerçeğinden kaçmaya ihtiyacı var, bu yüzden tecrübe ettikleri büyük kırılmaları temsil eden eğlence formlarına sığınıyorlar. Cinayet romanları, abartılı Broadway müzikalleri, fantastik filmler, klasik komediler ve Turandot gibi her daim popüler operalar; yani güldürme ve unutma vaat eden herşey. İngiltere'nin BBC kanalında kültür eleştirmeni olan Mark Lawso, "İyi hissetme fenomeni gerçekten var" diyor. "Bugünlerde herhangi bir oyunu ya da filmi 'çok fazla espri yoktu' diye eleştirmek sıradan bir şey haline geldi."

Bu fenomen 22 Şubat'taki Oscar gecesinde agresif hicviyle diğer sunuculardan ayrılan Hugh Jackman'ın ev sahibi olarak yaşam dolu geri dönüşünde açıkça görülüyordu. Akademi'nin sekiz dalda Oscar kazanan "Slumdog Millionaire"e övgü yağdırması, bugünlerde ancak sonunda zafer varsa talihsizliğe rol verilebileceğini gösterdi. Aynı şekilde içeriğinden talihsizliği tamamen uzak tutarak insanlara çekici gelen filmlerin tümü gişe nisanın ortasında, Paskalya haftasında rekor kırıyor. Mesela iddiasız televizyon "zitcom"undan (gençlere yönelik sitcom) ilhamla çekilen "Hannah Montana"ya ve devam filmi "Fast&Furious 4" (Hızlı ve Öfkeli 4). Aynı tarihlerde vizyona giren diğer dört film de şimdiden geçen yılın bu zamanlarındaki 100 milyon dolar çizgisini geçti: "Paul Blart: Mall Cop" (143,2 milyon dolar), "Canavarlar Yaratıklara Karşı" (141 milyon dolar), intikam filmi "Taken" (140 milyon dolar) ve çizgi roman uyarlaması "Watchmen" (105,9 milyon dolar). Fransız usulü yeni dalga değil bu yani.
Hollywood bile krizi hasarsız atlatmayı beklemiyor. Aslında Washington, ekonomiyi canlandırma paketinin bir parçası olarak Hollwood'un yakın tarihli gişe rekorlarını film sektöründeki vergi indirimlerinden 246 milyon dolar kenara ayırmak için kullandı. Stüdyo yöneticilerinden oluşan bir grup Hollywood'un değerinin yeterince anlaşılmadığından yakınmak üzere iki hafta önce Washington'a akın etti. Geçen yıldan beri Hollywood'da yaklaşık 19 bin kişi işini kaybetti. Aslında LEK Consulting tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre, belki kablolu televizyonlar, video oyunları üreticileri ile Neftlix ve Redbox gibi ucuz video kiralama şirketleri hariç, eğlence sektöründe kazananların sayısı çok az olacak. Diğerleri için en iyi olasılık, mevcut durumunda daha fazla gerileme olmaması.

En azından bu dönem seyircilerin hoşuna gidecek bir şeyler var ortada. Broadway geçen yılı sıkıntılı geçirdi ama şimdi işler tıkırında. Üstelik bunun nedeni yeni gösterilerin sahneye konması değil. "Romeo ve Juliet"in modern bir uyarlaması olan, 50'lerin büyük müzikali "Batı Yakası Hikayesi" Paskalya tatilinde 1,3 milyon dolarla gişe rekoru kırdı. Stephen Daldry'nin 2000 yılında yaptığı filme dayanan, 1980'lerin karanlık günlerinden İngiltere'deki kömür madenleri grevi sırasında genç bir dans yıldızının ortaya çıkışını anlatan "Billy Elliot", yatırımcılarının parasını haydi haydi çıkarıyor. Ve 60'ların başkaldırısı "Hair" müzikalinin güncel versiyonu, tıka basa dolu salona oynuyor. Hair müzikalinin yapımcılarından Jeffrey Richards kaygısız, "Brodway'deki kıyımlar fazla abartılıyor" diyor.
Londra'daki müzik, sanat ve tiyatro merkezi Barbican'ın müdürü Nicholas Kenyon, kentin tiyatro ve eğlence mekânı West End'in "geçmişte gişe yapmış gösterilerin yeni versiyonlarına, yeni bir kılığa sokulmuş müzikallere ve Beatles ile ilgili ne varsa herşeye" teslim olduğunu söylüyor. Gerçekten de West End'de en çok seyirci çeken gösteri, bir Disney filminden uyarlanmış, lösemi araştırmalarına para toplamak için soyunan bir grup seksi yaşlı kadının hikâyesini anlatan "Calendar Girls" (Takvim Kızları) adındaki ucuz eğlencelik.

Dev bütçelere ihtiyaç duyan opera ise baskı altında. Özellikle devletin sanat yapıtlarına teşvik vermediği ABD'de dikkatli hareket etmesi gerekiyor. Sıkıntılı dönemlerde devletin para yardımları da kesiliyor. Ama bu yardımlar hiç değilse ABD'de sanatın can damarı olan özel sektör katkıları kadar istikrarsız değil. New York Operası Şostakoviç ve John Corigliano'nın operaları dahil dört yeni prodüksiyondan vazgeçerken, Tosca ve Carmen gibi uzun ömürlü eserleri nöbetleşe sahneliyor. New York Filarmoni Orkestrası'nın direktörlüğünü 2009-2010 sezonunda devralacak olan Alan Gilbert, "New York Operası'nın riskli projelerden kaçındığı bir gerçek. Ama bunun doğru bir karar olduğunu söyleyemem" diyor. Bu sezonun programı uzun zaman önce belirlenmişti. Ama Gilbert gelecek sezonda programa geniş kadrolu vokal müzik konseri koymaktan kaçınmayacağını söylüyor.

Avrupa'daki orkestra ve operalar, ülkelerinin ekonomileri Amerika kadar kötü hırpalanmadığından, bir nebze daha rahat davranıyor. Büyük Berlin Filarmoni Orkestrası'nın bütçesinin sadece yüzde 60'ı bilet satışlarına dayanıyor, gerisi devlet sübvansiyonlarıyla karşılanıyor. "Devlet yardımı bize risk alma imkânı tanıyor" diyor orkestranın direktörü Pamela Rosenberg. Oysa yardıma gerek olmayabilir. Zira 2400 kişilik filarmoni salonunun yüzde 90'ı kombine biletlerle doluyor ve üstelik sırada daha çok insan var.

Yayıncılık sektörü ise resesyondan çıkış yolu olarak komedyenlerin kitaplarına yöneldi. İngiltere'de edebiyat dışı en çok satan kitap listesi, Dawn French ve Paul O'Grady gibi gözde komedyenlerin otobiyografileriyle dolu. ABD'li yayıncılar ise hayatında kalemle kâğıda dokunmamış (ve muhtemelen sözleşme imzalandıktan sonra da dokunmayacak) ünlü komedyenlere yüklü avanslar öneriyor. Hayatında hiç kitap yazmamasına rağmen Harper Collins'ten 2,5 milyon dolar avans teklifi alan küfürbaz komedyen Sarah Silverman'ın, yeni editörüne dönüp "Ne zaman başlamayı düşünüyorsun" diye sormuş olması, bugünlerde edebiyat çevrelerinde en çok bahsi geçen dedikodulardan. Kerameti kendinden menkul Kathy Griffin de kısa sıra önce Random House'un bir ayağı olan Bantam Yayınevi'nden anılarını yazması için 2 milyon dolar alınca, gerçek yazarlar öfkeli blog yazıları kaleme aldı. Alice Martell adlı New Yorklu bir edebiyat ajanı şöyle diyor: "Müstakbel yazarlara her zaman söylerim; şahane bir fikrin var ama bunu yazacak kişi sen değilsin."

Hava dumanlandığında gelişen bir edebi tür de polisiyedir. Londra'da bulunan Random House Group'un yayın yöneticisi Nigel Wilcockson, "1930'lara dönüşe tanıklık ediyor olabiliriz" diyor. Wilcockson'a göre, Büyük Bunalım süresince "Suç hikâyeleri muazzam artış gösterdi; Dorothy Sayers, Raymond Chandler, Margery Allingham ve Dashiel Hammett gibi yazarlar piyasaya hükmetti. 1980'lerin resesyon döneminde kütüphane kayıtları da Agatha Christie, Jeffrey Archer, Ruth Rendell ve Len Deighton'ın en çok ödünç alınan kitap yazarları olduğunu gösteriyor." Random House'dan yakında Donna Leon'un, Komiser Brunetti adlı Venedikli bir kahramanın maceralarını anlattığı "About Face" adlı kitabı piyasaya çıkaracak.

Şaşırtıcı şekilde, işler kötüye gittikçe tehlikeye giren bir eğlence aracı var: Pop müzik. Bu müziğin hitap ettiği yaş aralığına bakıldığında belki de o kadar şaşırtıcı değildir. New York'taki K-Rock Radyo İstasyonu'nda ve Epic Records'ta 20 yıl program yöneticisi olarak çalışmış Mike Tierney, "Varlıklı zamanlarda gençler içki içip dans edip seks yapabilecekleri müzikleri tercih eder" diyor. "Zor zamanlardaysa hayatlarını yansıtan müziğe yönelirler. Grunge 90'ların bunalımı sırasında mutsuz bir takım genç beyazla birlikte geldi. 'Hayat berbat, ama yalnız değilim, Kurt Cobain beni anlıyor' düşüncesi bu müziği popüler kıldı." Tierney bugün hâlâ K-Rock'ta olsaydı, programında, zamanın ruhunu yansıtan, küstah İngiliz Lily Allen'ı ("Korku beni ele geçiriyooooor") bol bol çalacağını söylüyor. Ama çalamıyor, çünkü o da geçen yıl tenkisata uğradı.

Kültürün bundan sonra hangi istikamette seyredeceğini görebilmek için Büyük Bunalım dönemine bakmak öğretici olabilir. Bu dönem sanki uzun süren bir "iyi hissetme sinema festivali" gibi görünüyor. Bu görüş bir yanıyla doğru, bir yanıyla yanlış. Başlangıçta, birçok sinema salonu açık kalmakta zorlanıyordu. Fox ve Paramount çökmek üzereyken, Bunalım döneminin megastarları tarafından kurtarıldılar. Fox'un kurtarıcısı Shirley Temple, Paramount'unki Mae West idi. Bu isimleri çok canlı biçimde hatırlıyoruz çünkü bu insanlar kendilerinden beklenen performansı her seferinde gerçekleştirmişti. Bunalım'la ilgili cesur ve dokunaklı filmler ise çoğunlukla Bunalım sona erdikten sonra çekilmişti. Steinbeck'in "Gazap Üzümleri" romanından çektiği uyarlama John Ford'a "En İyi Yönetmen" Oscar'ı getirmişti ama bu ancak 1940'ta gerçekleşmişti. Son günlerde Büyük Bunalım filmlerinden oluşan bir seçkinin gösterildiği New York Film Forum sinema salonunun repertuar hazırlama yöneticisi Bruce Goldstein, "Gerçek eğlenceli değildir" diyor.

Bunalım döneminde çekilen cefaların sanata fazla dikkat çekmeyen ama kalıcı bir katkısı daha oldu. İnsanları, artık satın alamadıkları şeyi yaratmaya zorladı. Beş bin yerel sanat organizasyonunun temsilciliğini yapan "Americans for the Arts" grubunun başkanı Robert Lynch, "İnsanlar kendi sanatlarını yaptı" diyor. "El sanatları hareketi, caz hareketi, hepsi yoksulluğa bir tepki olarak gelişti." Lynch burada da tarihin tekerrür ettiği düşüncesinde. "Aynı döngü yeniden yaşanıyor" diyor. "Korolara katılım artıyor ve amatör tiyatrolara ilgi gişe rekorları kıran filmlerin karşısında yükselişte." Barbican'ın yöneticisi Kenyon da aynı trendi gözlemliyor ve bu nedenle sahnede bunun için yer ayırıyor. Kenyon, "İnsanlar sahiplik istiyor" diyor. Geçen sene, Barbican Londra çevresinden amatör koroların katıldığı "Şehir Şarkı Söylüyor" adlı bir dinleti düzenledi. Bu öylesine büyük ilgi gördü ki, Kenyon bir yenisini de bu yıl hazırlıyor. Yeni etkinlikte Londra'nın zarar görmüş mali kurumlarından da korolar katılacak. Kenyon, "En azından bu yıl prova yapacak bol bol zamanları olacak" diyor.

sayı: 27

Yorumlar
Member Comments

 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Avrupa ve ABD'de yüksek kakao içerikli çikolata tüketimi yüzde 43 oranında arttı. Önceleri en pahalı ürün gamında sütlü çikolatalar yer ...

 

The Peek
 
 

Yılın en büyük güncel sanat etkinliğindeki provokasyona karşı koymak kolay değil.

 
 
 
 

Neden Andorra'lılar, Sardinya'lılar ya da Okinawa'lılar dünyadaki herkesten daha uzun yaşıyor?