KAPAK KONUSU ARŞİVİ

Derin acıları temizlemek

İstenmeyen acı anıları değiştirmek, hatta hafızadan tamamen silmek mümkün mü? Gelişmekte olan unutma
bilimi vesilesiyle akla gelen kışkırtıcı soru işte bu.

Karim Nader'in yüzlerce hafıza bilimcinin karşısında radikal bir teoriyi sunduğu 2001 yılının o Kasım gününü anlatırken duyduğu heyecan sesine yansımıştı. 34 yaşındaydı ve o güne kadar bu konuda sadece bir araştırması yayınlanmıştı. Yani Nader, bu alanda oldukça yeniydi. O kadar gergindi ki, San Diego'daki konferansı terk edip Meksika'ya kaçmayı bile aklından geçirdi: "Tijuana buraya sadece 20 dakika. Oraya gidip hayatımın geri kalanını sörf yaparak geçirebilirim, diye düşündüm."

Ancak genç bilim adamı, heyecanını yatıştırıp fareler üzerine yaptığı son derece çarpıcı bir deneyi anlattıktan sonra, deneyden çıkan şaşırtıcı sonucu açıkladı: Nader'in tezine göre, araştırmacıların uzun zamandan beri düşündüklerinin aksine, anılar beyinde bir klasör gibi kaydedildikten sonra uzun vadede hep aynı şekilde kalmıyordu. Hafızadaki anı geri çağrıldığında, yani hatırlandığında istikrarsız bir hale dönüşüyordu; tıpkı buzun eriyip suya dönüşmesi gibi. Dolayısıyla, hafızadaki bir anı değiştirilip yeniden depolanabiliyordu. Peki, anının orijinal şekline ne oluyordu? Artık hafızadan silinmişti. Bu fikir onlarca yıldır doğru kabul edilen dogmayı sarsmış ve dolayısıyla, anıların asla değiştirilemeyeceğine inanan konunun uzmanı bilim insanlarının tepkisini çekmiş, kafasını karıştırmıştı. Sunumunun sonuna geldiğinde Nader'in sinirleri o kadar yıpranmış ki, o anı "Hâlâ hayatta olduğuma inanamıyordum" diye anlatıyor.

Hafıza kalbe benzemez. Damarlarını sayamaz ya da onu elinizde tutamazsınız. Anılarımız hafızada tutması zor, ele avuca sığmaz devasa boyuttaki moleküler bilmecelerdir. Bu anılar üzerine araştırma yapan bilim insanları nöron ve enzimleri inceleyip "intrahipokampal enfüzyon" üzerine konuşacak ve farelerle epey bir haşır neşir olacak sabra sahip kişilerdir. Üzerinde çalıştıkları muazzam işlerden biri de hafızanın nasıl geliştirileceğini bulmak, ki böyle bir şey hepimizin işine yarardı. (Arabanın anahtarı nerede? Şifrem neydi?) Ama aslında bu alandaki en ilgi çekici gelişmelerden bazıları unutma mekanizmasına ilişkin. Nasıl ve neden unuturuz? Şu anda bilim insanları yürüttükleri inanılması güç çalışmalarla, bu alanda yapılabileceklerin sınırlarını zorluyor. Acaba hafızamızdaki birtakım anılar hedef seçilerek değiştirilebilir ve hatta hafızadan tamamen silinebilir mi? Bu soruya cevap bulmaya çalışırken bilim insanları hayatta karşılaştığımız görüntüleri, sesleri ve yaşadığımız hisleri beynimizin nasıl bir işleme tabi tuttuğuna dair bildiklerimizi büyük ölçüde değiştiriyor. Bir gün bu araştırmalar sayesinde, travma sonrası yaşanan stres kaynaklı rahatsızlıklara ve muhtelif bağımlılıklara karşı yenilikçi tedaviler geliştirilebilir.

Hafızaya ilişkin bazı gerçekler gayet net. Kısa süreli hafızanız bilgisayarın RAM'i gibidir: O an karşınızda duran bilgiyi kaydeder. Yaşadıklarınızdan bazıları sanki hafızanızdan uçup gider; tıpkı kaydet tuşuna basmadan bilgisayarı kapattığınızda kaybolup giden bilgiler gibi. Ama diğer kısa süreli anılar pekiştirme (konsolidasyon) adı verilen moleküler bir işlemden geçer ve bilgisayardaki gibi sabit belleğe yüklenir. Eski aşklar, kayıp ve korkularla dolu bu uzun süreli anılar siz onları hatırlamak üzere geri çağırana dek uykuda bekler. İşte beynin muhteşemliği de bu noktada ortaya çıkıyor. Yaşadığımız olaylar çok kritik önemde veya özel bir anlam taşıyorsa ya da korkmamıza neden olmuşsa (örneğin, ilk öpücük, bebeğin doğumu ya da bir bisiklet kazası gibi) stres hormonları beynin duygu kontrol merkezi olan amigdalayı (beyin sapının üzerinde, birbirleri ile bağlantılı yapılardan oluşan badem şeklindeki kütle) uyarır. Bu uyarı üzerine amigdala o belli olayı hafızada belirginleştirerek anı-işleme mekanizmasını daha güçlü çalıştırır. Beyindeki bu işleyişi keşfeden Amerika'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden James McGaugh "Bu anıların hafızada tutulmasını sağlayan bir mekanizma var" diyor. Bu anılar duyguların oluşturduğu bir tutkalla sıkı sıkı sarılmıştır ve hafızamızdan hiç kaybolmaz.

Keyif verici olayları hatırlamak gayet eğlenceli olabilir. Geçmiş yılların tatlı anılarını hatırlayıp mutlu oluruz. Ancak tecavüz, hırsızlık ve savaş gibi istenmeyen korkunç anılar insanların hayatlarını altüst edebilir. Hatta kimi durumlarda insanlar travma sonrası yaşanan stres kaynaklı rahatsızlıklarla hayat boyunca mücadele etmek durumunda kalabilir. Her yıl 8 milyon civarında Amerikalı bu rahatsızlığı yaşıyor, orduda ise risk daha da yüksek. Antidepresanlar belirtilerin hafiflemesine yardımcı olsa da, korkuya yol açan anılar hafızadaki varlığını korur. Pek çok hasta kendilerini yaşadıklarıyla güvenli şekilde yüzleşmeye teşvik eden bilişsel-davranışsal terapi görüyor. Örneğin, araba kazası geçiren biri terapi seanslarında kazayı ayrıntılarıyla anlattıktan sonra, kaza mahalline gider. Kişi tedaviyle eski anılarından kurtulmak yerine zihninde olayın yeni ve alternatif bir biçimini (Şu köşede durabilirim ve böylece araba bana çarpmaz) kurar ve bu da olayın kişi üzerindeki olumsuz etkisini nispeten azaltır. Bu yöntemin pek çok hastanın tedavisine katkısı kabul edilse de alınan sonuçların müthiş başarılı olduğu söylenemez. Harvard Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü öğretim üyesi Dr. Roger Pitman genelde rahatsızlığa ilişkin belirtilerin en fazla yüzde 50 oranında iyileşme gösterdiğini ve oranın uzun vadede üçte bire düştüğünü söylüyor. İnsanlar o meşum olayı hatırlatan herhangi bir işaretle karşılaştığında, bir anda yaşadıkları bütün travma yeniden tazelenebiliyor.

Nader araştırmasına başladığında travma sonrası yaşanan stres kaynaklı rahatsızlıklar aklında yoktu. Bu alandaki çalışmalarıyla Nobel kazanan Dr. Eric Kandel'in 1990'ların sonunda, beynin bilgiyi nasıl işlemden geçirdiğini anlattığı bir konferansını dinlemesinin ardından insan hafızasının çalışma biçimi onu büyüledi. Nader'in kafasında bir şimşek çaktı: Ya anılar araştırmacıların zannettiği gibi tek bir defa değil de, geri çağrıldıkları, yani hatırlandıkları her seferde birleştiriliyor ve yeniden dosyalanabiliyorsa? Ya bir anının orijinal hali değiştirilip "yeniden oluşturulabiliyorsa"? New York Üniversitesi'nden Joseph LeDoux, doktora sonrasında yanında araştırmacı olarak çalışan Nader'in fikri denemek için basit bir fare deneyi önerisini ortaya attığı anı ve kendisinin Nader'e "Bu, delilik. Kesinlikle işe yaramaz" dediğini hatırlıyor.

Korku şartlanması adı verilen bir teknik kullanan Nader, farelere ayaklarından elektrik şoku verirken bir yandan da bir ses dinletti. Böylece farelerin hafızasında bir anı oluştu: Ses eşittir şiddet. Ertesi gün Nader farelere yeniden aynı sesi dinleterek anıyı hatırlamalarını sağladı. Ve beklendiği gibi hayvanlar korkudan donakaldı. Bir anının kısa süreliden uzun süreli hafızaya (geçici halden kalıcı hale) aktarılması için protein sentezi adı verilen kimyasal bir işlemden geçmesi gerekir. Nader aynı şeyin anılar geri çağrıldıktan sonra yeniden pekiştirilirken de geçerli olabileceğine inanıyordu. Anıların yeniden birleştirilmesi teorisine göre, bazı anılar, hatırlandıktan sonra bilinçli ya da kendiliğinden yeni bilgiler tarafından değişikliğe uğratılabilir. "Bir suça tanık olan insanlar ifade verirken belki tam da bu nedenle gördüklerini değil de, haber bültenlerinde duyduklarını anlatır," diyor LeDoux.

Nader farenin amigdalasına protein sentezini durduran bir ilaç enjekte etti. Bu inhibitörler onlarca yıldır hafıza üzerine yapılan pek çok araştırmada kullanılmıştı, ama Nader bu tekniği yeni bir yöntemle deniyordu. Varsayımı, farenin korkmasına neden olan asıl anısını yeniden birleştirilmesini engellemeyi başarabilirse, artık korkudan kaskatı kesilmeyeceğini varsayıyordu. Hayvana sesi dinletip ilacı bir sonraki gün ve hatta 14 gün sonra verdiğinde fareler bu işkence işinden sıkılmış ve hatta etkilenmiyor görünüyordu. Sesi ve korkuyu birbiriyle ilişkili kılan ve bu işlevini hep sürdüreceği zannedilen farelerin yaşadıkları o anının artık hükmü kalmamıştı. "Kendi kendime, 'aman Tanrım, bu akıl almaz bir şey' dedim," diye anlatıyor o günü Nader.

Araştırmacılar yeniden dosyalama tezini ilk defa 1960'ların sonunda ortaya atmışlardı ama asla kanıtlanamadı. Şimdi bilim bunun gerçek olabileceğini gösteriyor. Hastalarında travma sonrası stres bozukluğunun yarattığı yıkımı gören Pitman konuyla ilgili olarak hızla harekete geçmek istedi. Pitman zaten kaza kurbanları üzerinde anksiyeteyi azaltan bir ilaç olan propranololun uzun vadeli travmatik anıların ilk anda oluşmasını engelleyip engelleyemeyeceğini anlamak için çalışmalar yapıyordu. Propranolol duygusal öneme sahip anıları kuvvetlendirdiği bilinen bir stres hormonu olan adrenalinin hareketini bloke ediyor. Zaten McGaugh da bu ilacın farelerin hafızalarını zayıflatabildiğini önceden ispatlamıştı. Ancak bunun insanlarda uygulanması konusunda iki temel çekince vardı: Korkunç sıkıntılar yaşayan herkeste travma sonrası stres bozukluğu görülmüyor ve kimse gereksiz yere ilaç kullanmak istemiyordu. Hatıraların kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya birkaç saat içinde alındığından, hastalar ilacı almakta geç kalabilirdi. Anıları geri çağrılıp pekiştirilmesi fikri bu savaşta yeni bir cephe açtı. Pitman "Hatıraları yeniden aktive etmek sahiden onları düzensizleştiriyorsa, bu bize altın değerinde ikinci bir şans sunuyor," diyor. "Travma sonrası stres bozukluğu açısından yaratacağı sonuçlar çok büyük."

Pitman şu anda McGill Üniversitesi'nde nörobilimci olan Nader ve yine McGill'den psikolog Alain Brunet ile ekip olarak çalışmaya başladı. Travma sonrası stres bozukluğu olan hastalar üzerinde tek doz pro-pranololü test ettiler. Katılımcıların durumlarında iyileşme görülse de hâlâ yaşadıkları travmadan dolayı mutsuz olduklarını söylüyorlardı. Şimdi araştırmacılar daha çok dozda daha güçlü sonuçlar elde edip edemeyeceklerini test ediyor. "Niyetimiz zaman içinde bu anıyı söküp atmak," diyor Pitman.

Joël Coutu, 43 yaşında. Brunet'in yürüttüğü bir denemeye katılmak için kaydoldu. 12 yıl önce iki adam Coutu'nun müdürü olduğu mağazayı soydu, başına bir silah dayayıp onu öldürmekle tehdit etti. Adamlardan biri silahla kafasına vurduktan sonra ölü rolü yaptı. Kız arkadaşından ayrıldı, Montreal'de bir kuş kulübünün başkanı olarak çalıştığı ve çok sevdiği işini bıraktı. Genellikle neşeli, mutlu bir adam olan Coutu depresyona girmişti. "İçimde bir şeyler ölüyordu," diyor. Brunet'le ilk görüşmesinde Coutu yaşadığı travmanın detaylarını yazdı. Devamında altı hafta boyunca her hafta bir kez propranolol aldı ve içini acıtan o hikâyeyi okudu. Başlarda can yakıcıydı. "Artık kaybolduğunu düşündüğüm tüm o hislerin aslında yerli yerinde durduğunu fark ettim," diyor. Ancak beşinci seferde Coutu belirgin bir değişim hissetti. "Gülümsüyormuşum gibi geldi bana. Bir anda artık ben, ben değildim." Son seansta doktorlar Coutu'nun hem kendi yazdıklarına hem de kendine uzak hikâyelere verdiği (kalp atışları, avuç içi terlemeleri, yüz kaslarının hareketi gibi) psikolojik reaksiyonlarını test ettiler. Tepkileri benzerdi. "Sanki ateşin üstüne su dökül-müştü," diyor. Brunet'in ilk verileri insanı şaşırtıyor: Katılımcıların semptomları yüzde 50 oranında azaldı ve yüzde 70-80'i travma sonrası stres bozukluğu belirtilerinin çoğunu göstermiyor.
Bu araştırmanın büyüleyici tarafı, hafızanın coğrafyasında nasıl oynanabileceğini göstermesi. Genellikle belleği bir kâse içinde özenle sarmalanmış bir varlık olarak düşünürüz. Ancak tek bir tecrübeyi hatırlama işlemi bile beyine dağılıyor. Belli ki olan bitenle ilgili kuru gerçekler (eve gidiyordum bir adam bana saldırdı) hipokampüste depolanıyor. Fakat aynı olayın duygusal travması (adama duyulan öfke, o andaki korku) amigdalaya yerleştiriliyor. Brunet olayın hatırası geri çağırıldığında aynen bir filmin ses ve görüntüleri gibi kuru gerçekler ve duyguların birlikte ortaya çıktığını söylüyor. Bu unutma bilimi için çok önemli. Araştırmacılar hatıranın sadece korku kısmını hedef alarak geri kalanını olduğu gibi bırakabileceklerine inanıyor. Brunet "İnsanlar anılarına, kötülerine bile değer veriyor. Silinmesini istemiyor, sadece hatırladıklarında daha az acı duymak istiyorlar," diyor.

Hafıza sildirmek popülerleşecek mi? LeDoux "Her hafta travmatik anılarını sildirmek isteyen hastalardan telefonlar alıyorum," diyor, "adamın biri eski karısının hatırasından kurtulmak istiyor." Bunun asla olamayacağı neredeyse kesin. Ancak travma sonrası stres bozukluğu ve başka rahatsızlıklar (örneğin araştırmacılar bağımlılarda "iştah açıcı" hafızayı hedefliyorlar) için tedavi geliştirmek övgüye değer bir hedef. Her hafızada anıları yeniden düzenlemek mümkün olmuyor ve propranololün en iyi tedavi yöntemi olduğundan da kimse emin değil. Pitman bir ağrı kesici, bir bulantı ilacı ve RU-486 (kürtaj hapı) da dâhil olmak üzere başka ilaçlar üzerine de çalışıyor. Tüm bunlar etiğe uygun mu? Gerçek mi? Kandel bilimin daima ileri gitmesi gerektiğini söylüyor ve ekliyor, "Anıyı yok etmek tehlikeli bir alana giriyor. Bu konuda etraflıca düşünmeliyiz." Çelişkili verilere atıfta bulunan McGaugh anıları yeniden pekiştirme teorisine temkinli yaklaşıyor. Gerçi bu yaklaşımıyla azınlıkta kaldığının da altını çiziyor.

Bilim tarihi tonla başarı ve başarısızlık hikâyesi ile dolu. Evren kadar kafa karıştırıcı olan insan belleğine dair bilgimiz denizde bir damla gibi. İsrail'deki Weizman Bilim Enstitüsü'nden Yadin Dudai bu bilginin bütünün aperatifi olduğunu söylüyor. "Benim öğrencilerimin öğrencileri için bile yapılacak fazlasıyla iş var. Bizim katkımız çok az; tartışmaları tetikliyoruz, konuları çözümlüyor ya da çürütüyoruz. Devam ediyoruz. Hikâyenin bütününü bilemiyoruz ama her geçen gün daha çok öğreniyoruz." Bir nörondan diğer bir muhteşem nörona.

sayı: 30

Yorumlar
Member Comments

 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Hosted Villas'taki köşkümde yüzme havuzu, iki teras, çatıda güneşlenme alanı, gül bahçesi ve ayrıca konsiyerj ve şoför bulunuyor. ...

 
The Peek
 
 

Film, coplarla dövülen, göz yaşartıcı gaza maruz kalan silahsız Filistinli protestocuları gösteriyor.

 
 
 
 

Neden artık tam demokrasi içinde yerini almalı? Ve neden askerler kadar siviller de bu konuda dersine çalışmalı?