Türkiye Musevileri Hahambaşı İshak Haleva, ilerleyen yaşına rağmen dinamik ve neşeli görünen bir din adamı. Açık konuşmayı seviyor. İslamiyet ile Museviliğin birbirine çok benzediğini düşünüyor. Bir anekdotla süslüyor düşüncesini: "80'li yıllarda haham arkadaşlarla Bursa'da bir gezideydik. Sinagog bulamayınca, ibadet için bir camiye girdik. İmam bizi Müslüman sandı, yanımıza gelip 'Allah kabul etsin, ama duanın dinimizde bir usulü var' dedi. Yahudi olduğumuzu, kendi ibadetimizi yaptığımızı söylediğimde önce çok şaşırdı, sonra gülümsedi. Bir Yahudi olarak, kilisede ibadet edemem ama camide evimdeymiş gibi edebilirim. Çünkü tıpkı İslam'da olduğu gibi Yahudilik'te de, ibadet edeceğiniz yerde resim, ayna, heykel ya da ikon bulunmaması gerekiyor."
Türkiye'nin Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi konusunda TBMM'de "İsrail" eksenli hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı dakikalarda, İstanbul'da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden yarısı türbanlı 30 kadar kız-erkek Müslüman öğrenci Neve Şalom Sinagogu'ndaki Teva'da (Museviler'in dua okuma kürsüsü) konuşan hocaları Doçent İsmail Taşpınar'ı büyük bir sükûnet içinde dinliyordu. İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy'nin TBMM'ye gelmesiyle Ankara'daki tansiyon artarken, Neve Şalom'da ilahiyat öğrencilerine hitap etme sırası bu kez Haham Yeuda Adoni'deydi. Adoni, Türk Musevi Cemaati'nin inançları, ibadetleri ve dini yaşantılarıyla ilgili bilgi verirken sinagogdaki merak ve sükûnet iyice artmıştı. Öğrencilerin, hiç değilse o gün için, akıllarını Ankara'daki siyasi kavgaya ya da İsrail ve Musevi kavramlarının Türkiye'deki çağrışımlarına tahsis etmeye niyetleri yoktu. Zira aynı topraklarda yaşadıkları, başka dinden bir yurttaşlarını dinlemek, anlamaya çalışmakla meşguldüler. Aralarında, hayatında ilk kez bir sinagog görenler çoğunluktaydı, ama samimi hava, iki dine mensup insanların Neve Şalom'da beraber yedikleri yemekte de sürdü. Türk Musevi mutfağı, Musevilik'teki 'Kaşer' (yenilmesi ve kullanılmasında dinen bir sakınca bulunmayan helal ürünler) ve Müslümanlık'taki 'Helal' kavramlarının benzerliği sohbete konu oldu. Bir başörtülü genç kız, yanındaki Musevi gence dönerek "Siz her sene İsrail'e askerliğe gidiyor muşsunuz" diye sordu; bir başkası da "İsrail size giriş çıkışta kolaylık gösteriyor mu" diye. Yanıt kısaydı: "Biz Türkiye vatandaşıyız. Size ne uygulanıyorsa, bize de o uygulanıyor." Üçüncü, dördüncü sınıf ilahiyat öğrencilerinin ve öğretim görevlilerinin, Türkiye Hahambaşılığı'nın davetiyle 3 Haziran Çarşamba günü Neve Şalom Sinagogu'nda ağırlanması, beraberce Türk Yahudileri Müzesi'nin gezilmesiyle noktalandı.
Ama diyalog sürüyor. İlahiyat öğrencilerinin toplu halde bir sinagogda ağırlanması hem öğrenciler, hem de Türkiye Hahambaşılığı için "devamı gelecek" bir ilk. Hahambaşılık, ilerleyen günlerde sinagogların kapılarını Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden başka öğrencilere ve diğer ilahiyat fakültelerine de açmayı planlıyor. Bu, Türk Musevi Cemaati'nin Mart ayında başlattığı çok önemli bir açılımın parçası: "Türk Yahudi Cemaati ve Yahudi Kültürünü Tanıtma Projesi". Amaçları, Türkiye kamuoyunda giderek yükselen Musevi karşıtlığının önüne geçmek, bu toplumun bir parçası olduklarını ve kendilerini doğru anlatabilmek. Yani bugüne kadar mümkün mertebe -özellikle de altı yıl önce İstanbul'daki iki sinagoga düzenlenen bombalı saldırılardan sonra- kapalı bir kutudaymış gibi yaşayan Türk Musevi Cemaati, Müslüman çoğunluğa "Şalom (Selam)" demeye hazırlanıyor (Müslümanlar selamlaşmak için 'Selamün Aleyküm' derken, Museviler 'Şalom Alehem' diyor). Hatta cemaat, Türkiye'de Museviler'in toplumca nasıl algılandığını "doğru" anlamak için, tarihinde ilk kez kendi eliyle, profesyonel bir araştırma şirketine kamuoyu araştırması yaptırıyor. Basında çıkan araştırmalara tam güvenemediklerini belirten proje koordinatörü ve Türk Musevi Cemaati Başkan Vekili Lina Filiba, "Araştırmamız bir milat olacak. Sonuçlarına göre, Türkiye Musevileri olarak kendimize yeni bir yol çizeceğiz" diyor.
Türk Musevi Cemaati'nin kabuğundan çıkması ani bir adım değil. Bu ortamın oluşmasına ilham veren kişi, yaklaşık 11 yıldır aralıksız, sessiz sedasız Türkiye'deki çeşitli ilahiyat fakültelerinde Müslüman öğrencilere İbranice dersi veren Türkiye Musevileri Hahambaşı İshak Haleva. Tablo belki birçok kişiye göre alışılmadık: İlahiyat öğrencilerine -önceleri üniversiteye giderek, şimdilerde hahambaşılık binasında- ders veren bir Hahambaşı. Ancak gelinen noktaya bakıldığında, beraber yaşamak açısından 'hasat' hiç fena değil.
2002 yılında Türkiye Musevileri'nin dini lideri seçilen İshak Haleva, Rafael Saban ve David Asseo'nun ardından Cumhuriyet döneminde görev yapan üçüncü Hamambaşı. 1940, İstanbul doğumlu. Liseyi Beyoğlu'nda, Akademi'yi Kudüs'te okudu (1961'de Porat Yosef Akademisi'nden dini hukuk ve eğitim alanlarında Rav -Haham- derecesiyle mezun oldu), askerliğini 1963'te Kayseri'de yaptı. Haleva'nın Türkiye'deki 'ilahiyat' macerası, Hahambaşı seçilmesinden çok önce, 1998 yılında dönemin Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlileri Ömer Faruk Harman, Bekir Karlıga ve Kürşat Demirci'nin, kendisine, "Yüksek lisans ve doktora öğrencilerimize İbranice dersi verir misiniz" teklifi getirmesiyle başlıyor. Hahambaşılıkta Newsweek Türkiye'ye o günleri anlatırken, arada bir gözlerini tavana dikip hafızasını tazelemeye çalışan 69 yaşındaki Haleva, teklifi ilk duyduğu andaki hissini "şaşkınlık, korku ve tereddüt" diye tanımlıyor. Aslında eğitimciliğe uzak bir isim de değil. 27 yıl boyunca, Musevi okullarında din ve ahlâk bilgisi ile İbranice dersleri vermiş. "Ama Müslüman ilahiyat öğrencilerine ders vermek... Ne de olsa başka bir dünyaya adım atmak durumunda kalacaktım" diyor.
Yine de çok sürmüyor kararsızlığı. Kabul ediyor. Hatta öğrencilerin yanı sıra, fakültedeki öğretim görevlilerine de İbranice dersi vermeye başlıyor. "O zaman Müslüman ve Yahudi toplumları arasında bu kadar iletişim yoktu. Ama öğrencilerle aramızdaki mesafe birbirimizi tanıdıkça hızlı aşıldı. Hocalarıyla muhabbetim onlara da yansıdı. İki hafta içinde, kendimi evimde gibi hissetmeye başlayınca ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım. Lisan dersleri veriyordum ama Kuran'dan, Tevrat'tan ve hayattan dini, felsefi konular da açılıyordu. Kesinlikle siyaset konuşmuyorduk" diyor Haleva. Arapça ve İbranice'nin birbirine çok yakın diller olduğunu belirten Haleva, Musevi okullardaki öğrencilerde görmediği coşku ve merakı, ilahiyatta gördüğünü söylüyor.
"İlahiyat öğrencilerine ders veren haham" haberi üniversite çevrelerinde o kadar hızla yayılmış ve yankı bulmuş ki, kısa süre sonra Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden de teklif gelmiş Haleva'ya. Haftanın bir günü de, İstanbul'dan Sakarya'ya gidip gelmeye başlamış. Ardından Konya'daki Selçuk Üniversitesi... Ancak gidip gelmenin zorluğundan, bir süre sonra Sakarya ve Selçuk Üniversiteleri'ni bırakmak durumunda kalmış Haleva. Marmara İlahiyat'ta ders vermeyi ise aralıksız sürdürüyor. Küçük bir farkla; Hahambaşı seçildikten sonra gündelik yoğunluğu artınca Haleva'nın fakülteye gidip gelmesi zorlaştığından, ders için bu defa öğrencileri haftada bir hahambaşılığa gidip gelmeye başlamış. 11 yıl içinde, tek bir olumsuz vaka -o da hayal meyal- hatırlıyor Haleva: "Sadece bir keresinde, talebem olmayan bir ilahiyat öğrencisi koridorda yürürken bana şöyle bir omuz attı ve itti. Bir şey dememi bekliyordu. Ben demeyince, daha ileri gidemedi."
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili Edebiyatı Bölümü doktora öğrencisi Abdullah Yıldırım, Haleva'nın şimdiki öğrencilerinden biri. O da, "baştaki tereddütünün Hahambaşı'nı tanıdıkça kaybolduğunu" anlatıyor. "Müslüman Türk'üm. Belirli değerlerim var ve o değerlerin dışında birinden bilgi alma fikri ilk başta tedirgin ediciydi. Her dinin bireyleri hakkında çizilen imajlar, diğer dinin bireylerini uzaktan korkutuyor. Ama temas ettiğinizde, kültürünü bizatihi kendisinden öğrendiğinizde o korkunun gereksiz olduğunu fark ediyorsunuz." Yıldırım, "Hahambaşı'ndan ders alınır mı" diye kendisine takılan kimi arkadaşlarını da gülerek karşılıyor. "Müslüman dediğin, bilgi alma söz konuysa, ideolojik farklılıkları öne çıkarmaz." Marmara İlahiyat'taki öğretim görevlileriyle birlikte, onların talebi üzerine bir Kudüs gezisi de yapan Haleva'nın, öğrencileriyle bu öğretim yılındaki son buluşması geçen haftaydı. Final sınavının sonucunda bu sene fire yok. Bunda Haleva'nın, 'sıfırcı' hoca olmamasının da payı olmalı.
Son nüfus sayımında, dini mensubiyet sorulmadığından Türkiye'deki Museviler'in sayısı bugün itibariyle tam bilinmiyor. Ancak hahambaşılığın kayıtlarına göre Türkiye'de hali hazırda 23 bin Musevi yaşıyor. Uzun yıllar ülkenin hemen yer yerinde hayatlarını sürdüren Musevi aileler, ekonomik, dini ve siyasal sebeplerden kaynaklanan göçlerle bugün özellikle iki ilde yoğunlaşmış durumda. Yüzde 90'a yakını İstanbul'da... İzmir'de ise iki bin Musevi var. Bir zamanlar çok yoğun oldukları şehirlerden Ankara ise bugün sadece birkaç Musevi ailesine evsahipliği yapıyor. Antakya, Edirne, Bursa, Gelibolu, Adana'da da durum Ankara'dan farklı değil.
Son olarak, Bahçeşehir Üniversitesi'nden Prof. Yılmaz Esmer'in başkanlığında 34 ilde 1715 denekle gerçekleştirilen ve bu ayın başında yayınlanan "Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması"na katılanların yüzde 64'ü bir Yahudi ile komşuluk yapmak istemiyor (Hıristiyan bir komşu istemeyenlerin oranı yüzde 52). Amerikan merkezli PEW Araştırma Şirketi'nin 2008 yılında 24 ülkede 25 bin kişiyle görüşerek yaptığı "Avrupa'da Yahudi ve Müslümanlar'a Yönelik Olumsuz Bakış" araştırmasının Türkiye sonuçları ise daha vahim. O araştırmaya göre Türkiye'de Yahudiler'e olumsuz bakanların oranı yüzde 76. Oysa yine aynı şirketin 2004 tarihli araştırmasında bu rakam yüzde 49'du. (Hıristiyanlar'a olumsuz bakma oranı da 2004'te yüzde 52 iken 2008'de yüzde 74'e çıkmış.) Sonuçlar gerçekçiyse, dört yıl gibi kısa bir sürede ürkütücü bir yükseliş söz konusu. Ama bu araştırmanın Türkiye sonuçlarını değerlendirirken, katılımcılara genel olarak Yahudiliğin sorulduğu, Türkiye Yahudileri üzerinden bir soru yöneltilmediği dikkate alınmalı.
Bu istatistikler, Hahambaşı Haleva'nın 11 yıllık ilahiyat münasebetleriyle birlikte değerlendirilince, bugün Türk Musevi Cemaati'nin kabuğundan çıkma sürecini hızlandıran "Türk Yahudi Cemaati ve Yahudi Kültürünü Tanıtma Projesi"nin fikri alt yapısını oluşturduğu söylenebilir. Kayseri'de askerlik yapan Haleva, Türkiye'de yükselen Musevi karşıtlığını gözlemleriyle doğruluyor. "532 er arasında tek Yahudi bendim ama çok samimi dostluklarım vardı. O günden bugüne çok şey değişti. Maalesef, olumsuz bakış her geçen gün aşırıya gidiyor ve durumdan çok rahatsızız. Buna bir dur demezsek, daha da artacak."
Haleva'nın "Biz dur demezsek" cümlesi, toplumdaki yerleşik yargıları artık kabullenmeyeceklerinin işareti. Aynı zamanda ciddi bir özeleştiri de. Türkiye'de Musevi karşıtlığının tarihten gelen dini, siyasal sebepleri; İsrail-Filistin meselesi gibi 'kolay tükenmeyecek' bir kaynağı var. Ancak her şeye rağmen en büyük eksiklik, "Ortalıklarda olmamamızdı" diyor Haleva. "Biz de kendimizi tanıtmadık, çok kapalı yaşadık. Özellikle 2003'te İstanbul'daki iki sinagoga düzenlenen intihar saldırılarından sonra iyice kapandık. İnsanlar, Yahudi'yi, bize karşı sempatisi olmayan yazılardan, dergilerden, kitaplardan ve komplo teorileri içeren yazılardan öğrendi." Bu yüzden, proje kapsamında, ilahiyat öğrencilerinin Neve Şalom'da ağırlanması manidar. Neve Şalom, bombalanan sinagoglardan biriydi ve Haleva da sinagogun içindeydi.
"Türk Yahudi Cemaati ve Yahudi Kültürünü Tanıtma Projesi"nin finansmanı için, Avrupa Birliği'nin (AB) insan hakları başlığı altındaki çalışmalara sağladığı fonlara başvurulmuş. Proje AB tarafından kabul edilince, kollar sıvanmış. Yılların önyargılarının kaldırılması kolay değil. Ancak bu yolda önemli bir avantajlarının olduğu da gerçek: Toplumdaki merak... Türkiye'de Museviler'e olumsuz bakanlarda bile, -yıllardır basında dillendirilen komplo ve gizem teorilerinden olsa gerek- aynı oranda bir merak da söz konusu. Projenin, katılımın ücretsiz olacağı ve Yahudi kültürünün tanıtılacağı turlar, Türk müziğine katkıda bulunmuş Yahudi bestecilerin müziklerinin icra edileceği ücretsiz konserler gibi birçok parçası var. Ancak ilahiyat fakülteleri öğrenci ve öğretim görevlileriyle sinagoglarda gerçekleştirilen -projedeki tarafların ortak ifadesiyle- "tanışma"lar ve toplumda Mu-sevi algısını ortaya çıkarmak için yaptırılan kamuoyu araştırması en önemli iki adım. Birincisinin faydaları daha şimdiden görülmeye başlanmış. Marmara İlahiyat'tan Mukayeseli Dinler Tarihi Bilim Dalı Başkanı Doç. Taşpınar, öğrencilerin, Türk Musevi Cemaati'yle gerçekleştirilen bu "tanışma"dan çok memnun kaldığını söylüyor: "Öğrenciler, İstanbul'da beraber yaşadıkları önemli bir cemaatin mabetlerini tanımalarına vesile olan organizasyondan memnun kaldıklarını defalarca dile getirdiler. Teorik olarak öğrendikleri veya resimlerde gördükleri konuları bizzat müşahede etmeleri, sorularını doğrudan Yahudi din adamlarına sormaları önemli bir tecrübeydi. Sonraki günlerde talebeler arasında hep konuşulup tartışıldı. Şimdi daha fazla öğrenci, yeniden gerçekleştirilmesi halinde böyle bir organizasyona mutlaka katılmak istediğini belirtiyor."
Türk Musevi Cemaati, toplumun genelinin Musevi vatandaşları nasıl algıladığına dair bugüne kadar kamuoyuna yansıyan araştırmalardaki verileri yabana atmasa da, bu konuyu bir de kendi gözüyle görmek istiyor. Zaten bunun için, profesyonel bir firmaya Türkiye'nin 12 ilini kapsayan ve Temmuz başında tamamlanacak bir kamuoyu araştırması yaptırıyorlar. Filiba, araştırmanın Museviler temel olmak üzere Türkiye'de tüm "öteki"lere bakışı kapsayacağını anlatıyor. "Ama Türk Museviler, toplum tarafından 'öteki'nin de ötesinde algılanıyor. Feryat figan ediyoruz, 'Yahu biz Türk'üz' diye ama bizi İsrailli görmeye devam ediyor insanlar. İlkokul mezunu da, üniversite mezunu da bizi aynı algılıyor." Araştırma bilimsel kriterlere uygun şekilde yapılıyor ama cemaat, çeşitli çekincelerden dolayı, araştırmada sorulacak soruların hazırlanmasına da dahil olmuş. "Örneğin, diğer araştırmalarda, farklı dinden insanlar, eşcinseller, eroin kullananlar gibi değişik kategorilerdeki ayrımcılık tek soru altında toplanıyor. Haliyle bu araştırmaların güvenilir sonuçları yansıttığından emin değiliz" diyor Filiba, "mesela, biz sadece dini kategorileri soracağız." Araştırmanın sonuçları, Türkiye Musevileri için bir mihenk taşı olacak. İzleyecekleri uzun vadeli politika konusunda, bundan sonraki yol haritalarını belirleyecek. Filiba, bir şeyin altını özellikle çiziyor: "Bizim dinimizde misyonerlik yok. Bu tanıtım hamlemiz lütfen böyle algılanmasın."
Peki bu yeni yol haritasında, Türkiye Musevileri'nin ülkeden ayrılması da ihtimal dahilinde mi? Zaman zaman Türk basınında, cemaatin çoğunluğunun -özellikle de gençlerin- Türkiye'de yükselen Musevi karşıtlığından hayli rahatsız olduğuna ve Türkiye'den gitmeyi istediklerine dair haberler çıkıyor. Bunu en iyi bilebilecek isim de yine Haleva. "Gitmek mi" diyor, "asla. Hiçbir yere gitmiyoruz." Türkiye'den ayrılan cemaat mensuplarının üç-beş kişi olduğunu, onların da sebeplerinin dini baskı değil ekonomik olduğunu söylüyor. "Art niyetli insanlar, İsrail ile Filistin arasındaki siyasi kavgayı dini gibi göstermek istiyorlar. Bütün dünya bilsin ki, İslam âlemi ile Yahudi âlemi arasında bir çatışma tarihten bugüne hiç olmadı."
Musevi karşıtlığı belki artıyor, ancak Türkiye Musevileri bu defa içlerine kapanmamaya kararlı. Ve toplumdaki imajlarını yeniden inşa etmeye, cesur bir hamleyle ilahiyat öğrencilerinden başladılar. Şimdi toplumdan bekledikleri, bir aleyküm selam.
sayı:
34