Sokak köpeği kriteri
- Diğer Kültür-Sanat Haberleri
- Yetişkin pazarının komedisi
- "Alis harikalar diyarında"
- İlişkili Haberler
- Bazı renkler silik çıktı
- Lolita 50'sinde ve daima genç
- Nabokov yazmadan okumuştuk
- Türkiye'de kim, neyi, neden okuyor?
- İnançlılar inanmadığı için mi halifelik kalktı?
- Bakın biz oğlumla gittik!
- "Türkiye buluşma noktası"
- El Kaide kitaplığı
- Hazırlayan da yemekle pişmeli
- Krize birkaç iyi kitap
- Hulki Aktunç'la 40 Yıl
- Bana masal anlatma baba
- Aç tırtılın karanlık yanı
- Bu (1) yazı (2) sayılı (3) kelimeli (4) öyküler (5) hakkındadır (6)
- Frankenstein aşkları hâlâ canlı
- Soğuk İsveç'ten ateşli polisiye
Taksim'deki Marmara Oteli'nin 15 yaşındaki köpeği Ebru, geçen ay öldü. İddialara göre ölümüne sebep, şampiyonluk kutlamaları yapan bir grup taraftarın vahşi tekmeleriydi. Otel yetkilileri bunu doğrulamadı, Ebru'nun "yaşlılık kaynaklı solunum yetmezliğinden" öldüğünü açıkladı ama ölüm sebebi sanıldığından önemli olabilir. Zira görevlilerin baktığı Ebru, bırakın bu süre zarfında otelde kalan yabancıların gözünde İstanbullu'nun hayvanseverliğinin sembolü olmasını, Newsweek, Time, Paris Match gibi dergilere de haber olarak ülke imajına bedeli parayla ölçülemeyecek katkıda bulunmuştu.
Aslına bakılırsa yaşananlar, İstanbul'un, katliam boyutunda bir resmi uygulamaya rağmen köpeklerle imtihanını -hem de Batılılar'a nazaran daha yüksek bir notla- verdiğini gösteriyor. Bu hafta piyasaya çıkan "İstanbul'un Köpekleri" (Yapı Kredi Yayınları, Çev: Saadet Özen) adlı kitap, bunu söylüyor. 12 yıl İstanbul'da yaşayan, Türk halk edebiyatı ve tasavvuf üzerine kitapları bulunan Fransız araştırmacı Catherine Pinguet kitabında, Avrupalı seyyahların izlenimlerini de katarak İstanbul'un gündelik hayatının parçası olan sokak köpeklerinin yüzyıllar öncesinden başlayan hikâyesini anlatıyor. Ülkenin Batılılaşma serüveninin algılanışında sokak köpeklerinin rolünü de gösteren, heyecanlı ve sürprizli bir çalışma bu.
İstanbul ve köpek denince ilk akla gelen, bir itlaf. 1909 Nisanı'nda II. Abdülhamit'in tahttan indirilip Jön Türkler'in başa geçmesinden bir yıl sonra "Batılılaşma" hareketi çerçevesinde İstanbul'daki sokak köpeklerinin ortadan kaldırılmasına karar verildi. Önce köpeklere şehir kapılarında bakılması düşünüldü. Ama gece gündüz uluyan, birbirlerini yiyen köpeklere bakmayı insanların içi kaldırmadı. Herkes bu sürgüne karşı çıktı. Belediye, işi bitirmek için bu hayvanları kimsenin yaşamadığı Sivriada'ya götürdü. Her gün bir kayıkla yiyecek taşınsa da hayvanların durumu günden güne kötüleşti. "Et artıklarıyla yaşamaya alışmış köpekler önlerine atılan ekmeğe bakmıyor, kardeşlerini yiyorlardı. Bir süre sonra çoğu öldü, güneşin altında kalan cesetler yüzünden adaya çıkmak imkânsız hale geldi" diyor, o sıralar İstanbul'da öğretmenlik yapan P. Colomban. Zamanın İstanbul Şehremini (belediye başkanı) İttihatçı Cemil Topuzlu'ya göre ortadan kaldırılan köpek sayısı 30 bindi.
Pinguet'ye bakılırsa Amerikalı öğretmen Mary Patrick gibi Batılılar, köpeklerin "medeni bir şehirde yerlerinin olmadığı" gerekçesiyle Jön Türk rejimini tebrik etti. Bununla birlikte operasyonu kınayan gözlemciler de vardı. İngiliz subayı Mark Sykes, köpeklerin ortadan kaldırılmasıyla Abdülhamid'in tahttan indirilip sürgüne gönderilmesi arasında bağlantı kurdu: "Sultan tahttayken büyük, asil bir hoşgörü hakimdi: Savunmasız meczuplar, köpekler, yoksullar, dilenciler, yetimler, hepsinin toplumda bir yeri vardı." Biçare köpeklerin havlamalarını İstanbul'dan işitenler de katliamdan büyük üzüntü duymuştu. Bir kısmı, daha sonra kentin işgal edilmesini, devletin başına kötü şeyler gelmesini köpeklere reva görülen eziyete bağladı.
Benzer yakıştırmalar, önceki iki "köpek sürgünü" girişiminde de yapılmıştı. İngiliz tebaasından biri "üstü başı paramparça, vücudu diş izleriyle dolu yol ortasında bulununca" ıslahatçı sultan II. Mahmut (1808 - 1839) bir adaya sürerek köpeklerden kurtulmayı düşünmüştü. İngiltere sefareti, adamın sarhoş olduğu ve köpeklere taş attığı iddiasına kulak asmadı, şehrin bu tehlikeli yaratıklardan derhal kurtarılmasını talep etti. II. Mahmud, diplomatik ilişkiler bozulur kaygısıyla bu yönde bir ferman çıkardı. "Fakat bundan kısa süre sonra Rusya'yla savaş patlak verince Sultan'ın ıslahatlarına muhalif kesimin galeyana getirdiği halk, Osmanlı ordusunun başarısızlıklarını derhal bu sürgün kararına bağladı" diye yazıyor Camille Allard, "Souvenirs d'Orient"da. 1828'de kayıkçılar sürgündeki köpekleri geri getirdi. İkinci deneme, Abdülaziz zamanında (1861 - 1876) yaşandı. Bu kez operasyonun başarıya ulaşmasına ramak kala bir yangın şehri mahvetti. Bunun üzerine ahali köpeklerin başına gelenlerle yangın arasında bağlantı kurdu, alevlere "Allah'ın gazabı" diyenler oldu.
1910'da, köpeklerin toplanmasına en büyük tepki geleneksel Müslüman mahallelerden geldi. Jandarmayla karşı karşıya kalmayı göze alanlar bile vardı. Pera'daki bir caminin imamı, köpeklere bu kadar zulmedilmesine kızarak görevlilere Kuran'ın ne buyurduğunu hatırlatınca zor kullanılarak karakola götürülmüştü. Müslüman mahallelerde, İttihat ve Terakki Fırkası'nın önderlik ettiği Jön Türk hükümetine duyulan düşmanlık da hayvanlarla olan bu bağı pekiştiriyordu.
"İstanbul halkı, onlarla aynı mekânı paylaşan köpeklere gönülden bağlıydı" diyor Pinguet. "Köpekler yüzyıllardır halkla yan yana yaşıyordu. Şehir halkı köpeklerin yakalanmasını engellemeye kararlıysa, bunun sebebi işinin ehli bu bekçileri, çöplerin ortadan kalkmasına yardım eden bu yaratıkları kaybetmekten korkmalarından çok, geleneksel yaşam tarzlarına kabul edilemez bir müdahale olarak gördükleri tedbirlere tepkili olmalarıydı." Sultan III. Mustafa'nın ordunun ıslah edilmesi işini emanet ettiği Macar asıllı Fransız diplomat Baron de Tott bile şaşkın bir vaziyette, "Nasıl olur da Türkler insanlığı bu kadar hor görürken, aynı zamanda toplum için en yararsız hayvanlara karşı bu kadar tuhaf bir merhamet gösterebilirler? Hiç kuşkusuz zalimliğin bile zaman zaman durup soluklanmaya ihtiyacı var" diyordu.
Solunum yetmezliğinden öldüğü açıklanan Ebru, belki de bu soluklanma anını kaçırdı.
sayı: 34



















