Manşet Haberi
Manşet Haberi
Galeri

KAPAK KONUSU ARŞİVİ

Olmayan Ülke'nin peşinde

O bir müzik efsanesi ve efsanevi bir kişilikti. Artık aramızda olmadığına göre belki en nihayet şu soruyu yanıtlayabiliriz: Michael Jackson kimdi?

Doğru, bir süre için o, popun kralıydı (bu adı da yakın arkadaşı Elizabeth Taylor takmıştı) ve muhtemelen de görüp göreceğimiz son pop kralımız olacak. Michael Jackson'dan önce Frank Sinatra, Elvis Presley ve The Beatles vardı; ondan sonra popüler veya ihtişamlı sanatçılar çıktıysa da, kesinlikle bu unvanı devralacak kimse gelmedi. Çünkü Jackson çok farklı dinleyici kitlelerinden oluşan ve daha önce hiç olmadığı kadar geniş bir kesime hitap eden bir sanatçıydı. Yakın rakiplerinden Kurt Cobain, Puffy, Mariah Carey, Celine Dion, Beyonce, Radiohead, hatta Madonna dahi böyle değişik hayran kitlesine ulaşamadı. Jackson'ın ölüm haberi duyulduğunda, yıllardır yeni bir hit şarkısı olmamasına rağmen, Twitter sitesi mesaj trafiğinden çöktü. Eğlence dünyasına hükmettiği 80'lerden çok daha önce müzik hayatına başlamış ve sonrasında da devam etmişti. (1982'de çıkarttığı Thriller albümü hâlâ tüm zamanların en çok satan albümü) ama Jackson asıl bir sahne sanatları prensiydi. Jackson 5 grubunun tüyü bitmemiş solisti cinsel arzulardan söz eden şarkıları masum bir mezzo-soprano tonunda söyledi; oysa yaşı gereği o duyguları tam olarak hissedemiyordu bile. Genç bir adam olarak yorumu mükemmel ve coşkulu da olsa, hiçbir zaman bir James Brown veya bir Wilson Pickett gibi cinsel cazibesi olmadı. Bunun bir nedeni duru ve yüksek perdeden sesiydi; bir diğer nedeni de karakterini tam oturtamamış gibi görünmesiydi. Orta yaşında bilinçli olarak Peter Pan rolünü üstlendi. Neverland (Varolmayan Ülke) Çiftliği ve içindeki eğlence parkında, "arkadaşları" kayıp çocuklarla vakit geçiren, hiç büyümeyen ve cinsiyetsiz bir oğlan olduğuna inanmış görünüyordu (Umalım ki kendisi buna gerçekten inanıyordu); düz fönlü saçların ve estetik cerrahinin de yardımı olmuştu. (Kim tavan arasında Dorian Gray portresini görmek ister ki; hele ki Jackson.) Muhtemelen hayatının başındaki sefaletin üzerini başka bir gerçeklikle kapatmak için elinden geleni yaptı. Jule Styne'in ünlü müzik fablı Çingene'yi düşünün. Mama Rose tipinin yerine, (Jackson'ın röportajlarda iddia ettiği üzere) fiziksel tacizci bir baba koyun. Hangisi daha yaratıcı bir eserdi: Müziği mi yoksa kişiliği mi?

Geçmişe bakıldığında, Jackson'ın başardıklarının pek çoğu basbayağı sembolik görünüyor. Indiana eyaletinin Gary şehrinden bu zenci çocuğun Elvis Presley'in kızıyla evlenmesi, bir zamanlar Elvis'e ait Graceland'in de bulunduğu Tennessee eyaletinde Neverland Çiftliği'ni kurması, Beatles grubunun şarkılarını satın alması düpedüz saldırganlık değilse, gözüpek bir el koyma ve sahip olma eylemiydi. (Elbette Elvis ve Beatles da benzer bir karanlık geçmişten çıkıp gelmişti. Fakat sanki o başka bir galaksiydi ve çok uzun zaman önceydi.) Yalnızlığının ve farklılığının imgeleriyle kendi markasını yarattı: Moonwalk (ay yürüyüşü) ve robot dansları ve (Hz. İsa gibi "Bana dokunmayın" ya da tersi "Size dokunmayayım" mesajı veren) mücevherli eldivenleri. Bir anda çocuk yorumcuların en sevileninden (1972'de çıkan "Ben" adlı hit şarkısı evcil bir fareye duyulan aşkı anlatıyordu), süper starların en tekinsizine dönüştü. Bu dönüşüm kendinden büyük çağdaşları Alice Cooper veya Ozzy Osbourne'unki gibi sentetik kişiliklere bürünerek gerçekleşmedi. Fakat çocuklara cinsel taciz suçlamalarını atlattı; 2005'te aleyhine açılan davada da beraat etti. (Bir psikolog onun sübyancı değil, sadece durdurulmuş gelişim vakası olduğu tespitini yaptı.) 2002'de (lakabı Blanket, yani battaniye olan) oğlu Prince Michael II'yi dehşete düşmüş ve büyülenmiş hayranlarının gözleri önünde Berlin'de otel balkonundan sarkıtması, kişiliğinin daha genç tarafını göstermek üzere düzenlenen bir tören girişimi gibiydi. Birtakım yüz ameliyatları, deri hastalığı, ciddi kilo kaybı ve Tanrı bilir, onu vampir ve mumyaya dönüştüren her ne ise, en nihayetinde Peter Pan'ın ölümsüz şeytani ikizi haline geldi. John Landis'in 14 dakikalık "Thriller" videosunda birlikte dans ettiği iskeletimsi, soluk renkli zombilere benziyordu. Bu videoyu bugün izlediğinizde bütün sahne Michael Jackson'larla dolu gibi görünüyor, o zaman o klipteki gerçek Michael Jackson ise şu an en az tanıdık gelen ve içlerinde en gerçek dışı olanı.
Jackson ne çeşit şiddetli kişisel travmaları defalarca yaşayıp atlatmış olursa olsun kendi ölüm dansını sahnelerken Amerika'nın uzun soluklu ırkçı korku gösterisinin başrolündeydi. Tabiatı gereği "katkısız Amerikan ürünü" idi Jackson. Ve şair William Carlos Williams'ın da 1923'te yazdığı gibi bu ürünlerin "sonradan deliren"lerine de bir örnekti. Ölümünün ardından Peder Al Sharpton'un da söylediği gibi, ırklar ötesi bir simgeydi; beyaz Amerikalılar'ın kalplerinde taht kuran ve siyahîliğinin bir tesadüf olduğu düşünülen biriydi. Tıpkı Nat (King) Cole, Sammy Davis Jr., Sidney Poitier, Harry Belafonte, Sam Cooke, Jimi Hendrix, Arthur Ashe, Michael Jordan, Oprah Winfrey, Tiger Woods ve nihayet Barack Obama gibi. Hem bir şarkıcı hem de bir dansçı olarak öncelikle ilham aldığı Jackie Wilson, James Brown ve The Temptations grubunun yanı sıra, Bill (Bojangles) Robinson gibi siyahî sanatçılardan esinle dans eden Fred Astaire ve Gene Kelly geleneğini de izliyordu. Hatta Oz Büyücüsü'nün 1978'deki sinema uyarlamasında Jackson eskiden Ray Bolger'in oynadığı Korkuluk rolünü yeniden yarattı. Mesihvari bir dünya yıldızı olarak Jackson herkesten daha fazla (beyaz ırktan gelip ırklar ötesi bir simge olan ve kızı Jackson'la evlenmeden çok önce ölen) kayınpederi efsanevi şarkıcı Elvis Presley'i andırıyordu. Memphis'te Presley'in ilk şarkıları radyoda çalarken, dinleyiciler onu zenci zannetmesin diye DJ'ler onun şehirde sadece beyaz öğrencilerin okuduğu Humes Lisesi'nden mezun olduğunun altını çiziyordu. Tabii televizyon çağında kimse zarif sesli genç Michael Jackson'ın beyaz olduğu yanılgısına düşmedi. Görünüşe bakılırsa olmamasını da kimse umursamadı.

Yine de Jackson, (kariyerinin doruk noktasında yıllık kazancını 50 milyondan 75 milyon dolara yükseltmesinde önemli paya sahip) beyaz izleyicilerine çekici gelen iki özelliğinin farkındaydı: Çocukluğunda büyümüş de küçülmüş sevimli hali ve yetişkinliğinde de tam olarak büyüyüp erişkin olamamış cinselliği. "Shake, Rattle, and Roll" isimli şarkıya imza atan Blues sanatçısı Big Joe Turner ve en başarılı single'ı "Big Pimpin" olan rap müzisyeni Jay-Z gibi heteroseksüelliğini kasılarak gösteren siyahî erkek sanatçıların aksine Jackson, cinselliği iddiasız olsa da enerjik, karizmatik ve çok yetenekliydi. Kendini ırksal olarak da kısırlaştırdı: Kıvırcık saçlarını düzleştirdi, dolgun dudaklarını inceltti, geniş burnunu küçülttü ve koyu tenini solgunlaştırdı. Eğer Beyaz Amerika'nın tarihinde kuşaklar boyu süren zenci erkeklerin cinselliğine duyulan korkudan haberdarsanız, Jackson'ın bu kısırlaştırılma girişimleriyle arasındaki bağı da kurarsınız. 1955'te 14 yaşındaki Emmett Till'in beyaz bir kadınla flört ettiği gerekçesiyle öldürülmesi bunun en bilinen örneklerindendir. Bu hadise, Jackson doğmadan sadece üç yıl önce yaşanmıştı; 13 yaşına geldiğinde ise "Ben" şarkısını söylüyordu. Jackson'ın -her ne niyetle olursa olsun- kendisini masumiyet ve sevilmeye dayalı bir Amerikan Rüyası'na dönüştürmesine şaşılmamalı.
Giderek sanatının daha ürkütücü hale gelmesine ve ikonik yüzünün daha fazla bir cesedi andırmasına da şaşılmamalı. Nobelli yazar Toni Morrison'ın son romanı "A Mercy"yi (Merhamet) okuyanlar Afrikalı bir kadının beyaz köle tacirleriyle ilk karşılaşmasındaki düşüncelerini anlattığı bölümü hatırlayabilir: "Karşılaştığımız adamların hasta ya da ölü olduğunu sanıyoruz. Sonradan onların ne ölü ne de hasta olduğunu anlıyoruz. Tenleri kafa karıştırıyor." İşte bu tam da orta yaşlı Michael Jackson'dı. 1979'da piyasaya çıkan Off the Wall albümünün kapağında muhtemelen Jackson en siyah halindeydi. Thriller dönemindeyse değişim başlamıştı. Off the Wall, Jackson'ın erkeklik bildirgesi gibiydi. Bu albüm, (ABD'de reşitliği temsil eden) Jackson 21 yaşına girdiğinde çıkmıştı. Ve müziğinin en saf anıydı. Peki, neden kendisinden bu kadar rahatsızdı?

Kendi kendini yontarak ve rengini açarak beyaz adama benzemek için bu ümitsizce girişimi, siyah olmaya dair duyduğu derin bir nefret olasılığını akla getiriyor. Eğer Michael Jackson ırkına ihanetle suçlanamayacaksa, kim suçlanabilir? Yine de, bir şekilde siyah Amerika bunu görmezden geldi ve albümlerini satın almaya devam etti. Belki affetmeseler bile, kendileri de cilt rengini açıcı ve saç düzleştirici kremler kullanan Afro Amerikalılar Michael Jackson'ın niye kendini yeniden yarattığını anlıyordu.

Ernest Hemingway'e yaptığımız gibi (baştan aşağı karışık ve belki de bir başka androjen), sanat yeteneğini değerlendirebilmek için, yaratılmış imajın ve karakterin ötesine bakmamız gerekiyor. Sahneye ondan daha usta bir gösteri sanatçısı çıkmamıştı. 1988'te New York Times'ın dans eleştirmeni Anna Kisselgoff, Jackson için şunları söylüyordu: "Hareketi sırf hareket olduğu için kullanan bir virtüoz. Evet, Michael Jackson avangard bir dansçı ve dansları soyut olarak nitelendirilebilir. Merce Cunningham gibi, Jackson da bize hareketin kendine ait bir değeri olduğunu gösteriyor." Daha da iyisi, Astaire'in kendisi, bir keresinde Jackson'ı arayıp iltifatlarını iletmişti. Bir şarkıcı olarak ise, Jackson fazlasıyla bir bukalemundu ("I'll Be There"in şefkatinden "The Way You Make Me Feel"in hamlığına ve "She's Out of My Life"ın ipeksi hüznüne) ve her şarkıyı farklı kişiliğiyle damgalardı, tıpkı Frank Sinatra, Ray Charles ya da Hank Wil-liams gibi. Ama onlar yarı tanrıydı; Jackson ise sadece bir devdi. (Peki nasıl dans etmelerini isterdiniz?) Müzikal anlamda, muhtemelen yalnızca James Brown'ın büyük bir etkisi oldu: Jackson ve vizyonu geniş yapımcısı Quincy Jones, diskoyu, soul'u ve pop'u beraber öyle bir harmanladılar ki, bu müzik her liste parçası çalan radyoda her gün her saat yer bulabiliyordu. Sony Music'in eski başkanı Tommy Mottola, Jackson'ı "tüm müzik endüstrisinin temel taşı" diye adlandırdı. Jackson ve Jones'un en iyi şarkıları ("Don't Stop 'Til You Get Enough", "Billie Jean") bu döneme aittir; Sinatra'nın 1950'lerde aranjör Nelson Riddle'la yaptıkları kayıtlar gibi. Sinatra'nın "I've Got the World on a String" ya da "In the Wee Small Hours of the Morning" şarkıları gibi onlar da öylesine mükemmel ki hiçbir zaman modası geçmeyecek.

Ölümünden bir gece önce, Jackson Los Angeles'taki Staples Center'da muhteşem geri dönüşü için, Londra O2 Arena'da yapacağı ve Temmuz'da başlayacak 50 konserden oluşan serisi için prova yapıyordu. Bu size inanılmayacak derecede görkemli gibi geldiyse, 50 gösterinin biletlerinin tamamının satıldığını dikkate alın. Çevresindeki insanlar Jackson'ın gerçekten bunu yapmaya hazır olup olmadığını merak ediyordu ve açılış tarihi zaten bir hafta ileri atılmıştı. Neticesinde Jackson 50 yaşındaydı. "Puer Aeternus", yani ebedi ergen olmak için biraz yaşlıydı. Elvis'in sahneyi terk ettiği yaştan sekiz yaş büyük ve kariyerinin doruğuna ulaştığı zamandan da çeyrek yüzyıl ilerdeydi. Yıllardır sağlık sorunları ve ilaç bağımlılığı vardı. 2007'de AP'nin haberine göre, Los Angeles'taki bir eczane, iki yıldır sattığı 100 bin dolarlık ilaçların parasını ödemediği için Jackson'ı dava etti. Bir de parasal sorunlar yaşıyordu. 2008'de, ipotekteki çiftliğine neredeyse haciz konuyordu (24.5 milyon dolarlık borcunu ödeyememişti) ve onca uğraşın sonucu Londra konserlerinden kazanacağı 50 milyon dolar da, daha önceki şan şöhret dolu yılların ardından ufak paralar gibi kalıyordu. Ve bir de bildik sorunları vardı: (Bir siyah adam, bir evlat olarak) Sadece var oluşu bile sorunluydu. Son günlerinde, bir geri dönüş, kendini yeniden bir mit haline getirme ihtimali, hayranlarını olduğu kadar onu da heyecanlandırıyor muydu? Performans esnasındaki büyülü anların yoğunluğu, zorlu saatler ve günlerinden daha mı fazlaydı? Bir gün görürseniz, bunları ona sorarsınız. İçinde neler hissettiyse hissetsin, dışarıdan bakıldığında bu hayat kesinlikle bir dâhinin eseriydi. Buna ister bir zafer deyin, ister ucube gösterisi. Bunlar sadece kelimeler.

Hem sanatsal yenilikçiliği hem de kendini yeniden keşfetmesindeki sanatsallık açısından onun gibi birini daha önce hiç görmemiştik. Ve onu unutmayacağız; ta ki o büyük Varolmayan Ülke hepimizi yutana kadar.
raına kelley'in katkılarıyla.

sayı: 36

Yorumlar
Member Comments

 

Ordu'da özgün şehir dokusu ve çevrenin korunması için mücadele eden Enis Ayar, "İki ünlü mimar sırf rant uğruna Ordu'nun en kötü iki binasını yapmış" diyor. ...

 
 

Anaokulu çocuğunuzun birey olarak topluma karıştığı ilk ortam. Sürecin seyri ise sizin elinizde.

 
The Peek
 
 

Eyyvah Eyvah; "Türkler ne olsa" parodileriyle, ergen esprilerinden yılmış komedi severlere hitap ediyor. Ama onların sayısı da 1 milyon bile değilmiş. ...

 
 
 
 

Geleneksel "ABD 'soykırım' diyecek mi" dönemi başladı. Bunun baş mimarları ve Türkiye'nin uluslararası alanda en çok çekindiği insanlarla tanışmanın da vaktidir. ...