Sakin olun ve devam edin
- Diğer Dosya Haberleri
- Allah aşkına söyleyin...
- İlk göç dalgasından bugüne
- İlişkili Haberler
- Diyetin sahte peygamberleri
Hemen İkinci Dünya Savaşı'nın başında, İngiliz hükümeti Alman işgalinden korkan halkın motivasyonunu yüksek tutmak için üç adet afiş hazırlattı. Bunlardan biri verdiği doğrudan mesajla diğerlerinden ayrılıyordu. Kırmızı zemin üzerine beyaz harflerle basitçe şöyle yazılmıştı: "Sakin olun ve devam edin." Tam 70 yıl sonra, 2009'da Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) genel direktörü Margaret Chan, 30 Nisan günü domuz gribi ile ilgilli alarm seviyesini dörtten beşe çıkarırken dünyanın dört bir tarafındaki insanların kanının çekilmesine neden olan bir açıklama yaptı: "Bütün insanlık tehdit altında." Chan'a göre gezegen bir salgının eşiğindeydi. Virüs ancak birkaç gün önce tanımlanabilmişti. Daha o gün Hollanda ve İsviçre ilk vakalarını tespit etmiş, böylece domuz gribi görülen ülkelerin sayısı 11'e yükselmişti. Yine o güne kadar virüsün ilk defa gözlendiği Meksika'da 160 vakada sekiz ölüme rastlanmıştı. ABD'de 93, Kanada'da 19, Yeni Zelanda'da 13, İspanya'da 10, İngiltere'de 5, Almanya'da 4, İsrail'de 2, Avusturya'da 1 vaka... Meksika dışındaki ilk ölüm ise, Chan'ın konuşmasından iki gün önce ABD'de yaşanmıştı. Chan'ın sözleri etkisini hemen gösterdi. Grip ilaçlarının stoğu eridi, pazarlarda maskeler satılmaya başlandı. İnsanlar korkuyordu.
WHO tarafından bugün A(H1N1) diye tanımlanan virüsün bütün dünyadaki toplam vaka sayısı 60 bine yaklaştı; virüse bağlı ölüm sayısı ise 263. Türkiye'de ölümle sonuçlanmayan 26 vaka yaşandı. Dahası WHO 11 Haziran'da alarm seviyesini en üst düzeye, yani 6'ya çıkardı. İlgili açıklamasında Genel Direktör Chan'ın tonu bu kez felaket filmlerinde her şeyin kontrol altında olduğunu söyleyip sükûnet telkin eden bir ABD başkanına benziyordu. Önce biraz gerçekçiydi: "Kuralları virüs yazıyor ve her grip virüsünde olduğu gibi bunu herhangi bir gerekçe olmadan değiştirebilecek olan da o." Sonra kendinden emindi: "Hiçbir salgın bu kadar erken tespit edilip, gerçek zamanlı olarak bu kadar yakından izlenmemişti; dünya artık son beş yılda salgın hazırlığına yaptığı yatırımın karşılığını alabilir. İyi bir başlangıç yaptık ve bu bizi sağlam bir konuma getirdi." Kapanışta ise şiirseldi: "Bu işte beraberiz, üstesinden de beraber geleceğiz." Ama bütün insanlığın tehdit altında olduğuna dair sözlerden bu defa hiçbir iz yoktu. Chan hastaların hızlı bir iyileşme gösterdiğini, ölümlerin az olduğunu söylüyor ve bu pozisyondaki herkesin yapacağı gibi yine de uyanık olmamızı istiyordu. Domuz gribi gündemden hızla çıkıyordu. Hem de alarm seviyesi en üstteyken.
Paniğe kapıldığımız ilk olay domuz gribi değil. Daha önce onlarcasını yaşadık. 21. yüzyıl boyunca küresel ısınma, doğal afetler, ekonomik ve sosyal krizler ve hatta tanımlanamayan dünya dışı varlıklar derken panikten yana payımızı fazlasıyla almaya devam edeceğiz. Geçmiştekinden daha karmaşık bir dünyada yaşadığımız doğru. Beri yandan insanoğlu epey ilerleme kat etti. Daha uzun yaşıyoruz ve daha sağlıklıyız. Virüs saldırılarından da daha iyi korunuyoruz. Peki neden her mesele karşısında paniğe kapılıyoruz? Devasa bir göktaşının bize doğru hızla ilerlediğinden, aile kurumunun yıkıldığından, herkesin bir gün kaçınılmaz biçimde obezleşeceğinden, evliliğin cinsel ilişkiyi öldürdüğünden, dünyayı kuşatacak bir salgının bizi eninde sonunda enseleyeceğinden, şehirlerimizin boğazına kadar suça battığından ve suça batmasa da bir gün küresel ısınma yüzünden suya batacağından veya cep telefonundan mikrodalga fırınlara bir sürü görünür görünmez alet edevat yüzünden her yanımızı radyasyon kapladığından nasıl bu kadar eminiz ve hemen telaşa kapılıyoruz? Dahası bu kadar korkuyla nasıl yaşıyoruz?
İki İngiliz, ekonomi uzmanı ve Financial Times yazarı Simon Briscoe ve bilim tarihi üzerine kitapları bulunan Hugh Aldersey-Williams bu noktada itirazını yükseltiyor. İkili beraberce kaleme aldıkları Panicology isimli çalışmada etrafımızı saran (veya sardığı söylenen tehlikelerin) bir dökümünü çıkarttı ve onları bir risk analizine tabii tuttu. İddiaları basit. Çoğu meselede insanlar dolduruşa geliyor. Kendilerine dikkat çekmek ve toplumdaki rollerini arttırmak isteyen bilim adamları ve aktivistler hepimizin sürekli bin türlü risk altında yaşadığımızı söylüyorlar. "Endüstrileşmiş dedikodu" diye tanımladıkları medya en ufak bir meseleyi abartarak ve "son dakika"lardan medet umarak paniğin gücünü arttırıyor. Hükümetler ve sorumlu konumdaki hükümet dışı örgütler de günün birinde tek ayak üstünde yakalanmış olmamak ve öfkeyi üzerlerine çekmemek için vatandaşları sürekli alarm durumunda tutan açıklamalarda bulunuyor.
Panicology isimli kitabın yazarlarından Aldersey-Williams, durumu Newsweek Türkiye'ye "Dikkatimizi başka türlü çekemezlerse, paniğe kapılma eğilimimizi kullanıyorlar" diye açıklıyor. "Tehditler konusunda bizi uyarmak hükümetlerin görevidir; ama bunu yapma şekilleri genellikle paniği arttırıyor. STK'lar, aktivistler, ticari şirketler, hepsi aynı. Riskleri işaret edip duruyorlar; çünkü bu onların profilini yükseltiyor." Kitapta tanınmış fizikçi Stephen Hawking'e dair bir örnek var. Hawking 2007'de yaptığı bir konuşmada şunları söylüyor: "Yerküredeki yaşamın ani küresel ısınma gibi bir felaket, nükleer savaş, genetiğiyle oynanmış bir virüs veya başka belalar tarafından silinip gitmesi riski giderek artıyor." Panicology, Hawking'in bunları ne amaçla söylediğine dikkat çekiyor. İnsanlığın dünyada bir geleceği olmadığını daha önceden de söyleyen bilim adamı, uzay yolculuğuna ilgiyi arttırmak için yaptığı sıfır yerçekimli uçuşun promosyonunu yapıyor olabilir mi?
Doğurganlığın azalması, hastane virüsleri, ani bebek ölümleri sendromu, terör, emekli sayısının giderek artması, genetiği değiştirilmiş gıdalar, nanoteknoloji kullanılmış ürünler... Panicology insanlığı kuşattığı söylenen tehlikeleri toplam 42 başlıkta toplamış. Briscoe ve Aldersey-Williams uzmanı oldukları konuları ayrı ayrı kaleme alarak söz konusu tehditleri aydınlatmaya çalışıyor. Nispeten güvenilir istatistikleri ve araştırmaları kullanarak (herkesin kendi meşrebince rakam ve çalışma ürettiği konusunda kaygıları var) ve olayların tekrarlanma sıklığına bakarak bir analiz yapıyorlar. Meseleye bir sosyal bilimcinin temel yöntemiyle yaklaşıyorlar (risk eşittir bir şeyin gerçekleşme olasılığı çarpı yarattığı etki.) Bir tehditin aslında ne kadar risk barındırdığını, sonuçta ne ölçüde paniğe neden olduğunu ve insanların bu tehdit karşısında ne yapabileceklerini "kişisel" ve "bilimsel olmayan" bir biçimde aktarmayı amaçlıyorlar. Bilimsel değil, çünkü anlattıkları olaylar açıkçası ölçülebilir olmaktan uzak. Yazarlar dünyanın gidişatı hakkında 'birazcık daha' iyimser olmamızı hedeflediklerini söylüyor. Ama yazdıkları kitap tamamıyla mutluluk dağıtmıyor; çünkü ele aldıkları 42 maddeden önemli bir kısmında saptadıkları, mevcut riskin halktaki panik düzeyinden çok daha yüksek durumda seyrettiği. Giderek daha fazla can alan, üstelik saptanmasındaki zorluklar yüzünden tümüyle kayda geçirilip istatistiklere dökülemeyen hastane virüsleri bu durum için iyi bir örnek. Üstelik bu virüsleri alt etmek için başarılı yöntemler de henüz geliştirilebilmiş değil. "Her şey hakkında endişelenmeniz anlamsız, herhangi bir şey hakkında çok fazla endişelenmeniz de anlamsız; yapmaya çalıştığımız hiç değilse bazı endişelere öncelik vermeniz." Yani soru ortada: 21. yüzyılda nelerden gerçekten korkmalı nelerden korkmamalıyız?
Bugünün en büyük korkusuna, yani grip virüsüne geri dönelim. 1997 yılında Hong Kong'un canlı hayvan pazarında kanatlı hayvanlarla temas eden 18 kişi kuş gribi olarak bilinen H5N1 virüsüne yakalandı; altısı yaşamını kaybetti. Epidemiyologlar (salgınları inceleyen bilimadamları) gribin kuşlardan insanlara arada domuz gibi taşıyıcı türler devreye girmeden bulaşacağını o sırada tahmin etmediklerinden şaşkınlık yaşandı. Hazırlıksız yakalanılmasına rağmen bölgedeki tüm kanatlıların itlafıyla hastalığın daha da yayılması önlendi. Ama virüs 2003'te mutasyonla daha da değişmiş ve tehlikeli bir hal almış biçimde yeniden ortaya çıktı. Çin'de ölümler meydana geldi. Vietnam, Tayland ve Endonezya'dan da vakalar bildirilince WHO salgın alarmına başvurdu. Virüs 2005 sonbaharı ve kışında Rusya, Kazakistan ve Türkiye üzerinden batıya yöneldi. Ölümler devam ediyordu. 2006'da İngiltere'deki ilk vaka gözlendiğinde gazeteler hükümetin halka maske dağıtması konusunda yayına başladı. Daha sonra maskenin bir yararı olmadığı öğrenilecekti. Türkiye'de H5N1 virüsünden etkilendiği zannıyla tedavi altına alınan 21 kişiden 12'sinde virüs tespit edildi; bu kişilerden dördü hayatını kaybetti. Toplam 54 il hastalıktan etkilendi; yüz binlerce kanatlı itlaf edildi, kamuya maliyet yaklaşık 31 milyon 750 bin YTL olarak hesaplandı. Kafalar karışıktı. TBMM restoranının menüsünden tavuk eti çıkarılsa da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tavukçuluk sektörüne destek olmak adına milletvekilleriyle beraber tavuk yedi. 2007 ve 2008'de vakalar azalarak da olsa devam etti. Çözüm yine kanatlıların itlaf edilmesiydi. Sonuçta 1997'de Hong Kong'da görülen ilk insan ölümlerinden itibaren, H5N1 virüsüne maruz kalan 433 kişiden 262'si hayatını kaybetti.
Briscoe ve Aldersey-Williams, her yıl İngiltere'de 300'ü aşkın kişi tüberkülozdan yaşamını yitirirken, en etkili üç yılında hem de dünya çapında bu kadar cana mal olmayan kuş gribinin neden böyle bir ilgiye ve paniğe neden olduğunu sorguluyor (Türkiye'de çok sağlıklı kayıtlar olmamakla beraber, Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği 2008 yılı itibariyle 20 binin üzerinde hasta olduğunu açıkladı.) 1970'lerin sonunda kontrol altına alındığı hakkında kamuoyunda -nedense- genel bir kanaat oluşan ama 1990'larda yeniden tırmanışa geçen bulaşıcı hastalık WHO'nun rakamlarına göre sadece Avrupa'da 2006 yılında 62 bin 197 kişinin yaşamını kaybetmesine yol açtı. Buna rağmen tüberküloz gibi zamanında herkesin korkulu rüyası haline gelmiş, bu arada Yeşilçam filmlerine de epey malzeme çıkarmış 'ince hastalık' bugün ne medyada ne kamuoyunda kimsenin kılını kıpırdatıyor. Medya bugün domuz gribinde yaptığı gibi geçmişin kuş gribinde de 1. Dünya Savaşı'nın sonunda (1918) ortaya çıkan, 1 milyar kişiye bulaşıp 60 milyon insanı öldüren grip salgınına gönderme yapıyor (1933, 1950, 1957, 1968, 1977 tarihlerinde de grip salgınları görüldü ama hiçbiri 1918 kadar etkili değildi.) Kitapta kuş gribi sırasında Independent Gazetesi'nin "21. yüzyıl virüs salgınlarının yüzyılı olacak" diye manşet attığı da not ediliyor. Peki 20. yüzyıl ve daha öncekiler de salgınlar yüzyılı diye nitelenemez mi? Esas sorun bu salgınların daha sık ve daha sert bir şekilde yaşanıp yaşanmayacağı ama bunu bugün epidemiyologlar dahil kimse bilmiyor. Kitaptaki bir diğer ilginç not da İngiliz medyasının 2005 kışında kuş gribine ilgisinin tavan yaptığı ancak küresel ölümlerin ilerleyen aylarda artmasına rağmen hevesinin söndüğü üzerine. Aldersey-Williams "domuz gribinden normal gripten korktuğumuzdan belki biraz daha fazla korkmalıyız; yani çok fazla değil. Üstelik normal grip konusunda o kadar rahatız ki onu 'sıradan' ya da 'mevsimsel' diye adlandırıp geçiyoruz. Sanki onun için alınacak herhangi bir önlem yokmuş gibi. Mevcut panik mevsimsel griple biraz daha saygıyla mücadele etmemizi sağlarsa hiç değilse pozitif bir sonuç üretmiş olur," diye yakınıyor. Mevsimsel gripten sadece ABD'de yılda 36 bin kişi ölüyor (dünyadaki toplam rakamın 300 bin olduğu tahmin ediliyor, Türkiye'de ise net rakam yok.)
Nerede tehlikeli bir mikrop kapabilirsiniz? Banliyö treninde mi, uçakta mı, yoksa bir genelevde mi? Kitap söz konusu tehlikeli bir mikropsa muhtemel cevaplardan birinin hastane olduğunu söylüyor ve hastanelerde kol gezen bakterileri, potansiyel riskin halihazırdaki panikten çok daha fazla olduğu tehlikeler listesinde başlara yerleştiriyor. Halkın süper bakteri ya da hastane virüsü olarak bildiği PVL (Panton-Velantin leukocidin), MRSA (methicillin resistant staphylococcus aureus), enterecocci ya da clostridium difficile gibi bakteriler zaman içinde antibiyotikler karşısında giderek daha dirençli hale geldi ve bu durum hastanelerin geleceği için karanlık bir tablo oluşturuyor. Bunların en öldürücülerinden olan PVL vücudun enfeksiyonlarla savaşmak için ihtiyaç duyduğu beyaz kan hücrelerini tahrip ediyor ve hastanın zatürree gibi sebeplerden ölmesine yol açıyor. Yarım yüzyıl önceki antibiyotik devrimi, halkın kafasında antibiyotiklerin iyi gelmeyeceği neredeyse hiçbir şey olmadığı tahayyülünü üretmiş, hastanelerin ve doktorların da daha saygın konumlara yükselmelerini sağlamıştı. Bunun tıptaki karşılığı cerrahi gereksinimlerden basit soğuk algınlıklarına her probleme antibiyotikle müdahale edilmesi oldu. Sonuç ise bakterilerin kendini daha da güçlendirmesiydi. 1995'te New York'ta 1400 kişi MRSA sebebiyle yaşamını yitirdi. 2005'te İngiltere'de seçimlerdeki en önemli meselelerden biri hastaneleri daha güvenli hale getirmekti. Bu süper bakterilerle ilgili ölüm istatistikleri hiçbir zaman kesinlik içeremedi. Kesin olmamakla birlikte İngiltere'de her yıl yaklaşık 1600 kişinin hastanelerde kaptıkları bakteriler yüzünden öldüğü düşünülüyor. Türkiye'de yaklaşık bir rakam da yok ama konu ülkenin dört bir yanındaki değişik hastanelerde yaşanan ölümler vesilesiyle arada bir gündeme giriyor. 2004'te eski Ulaştırma Bakanı Veysel Atasoy'un geçirdiği ameliyat sonrası MRSA kaparak ölmesi konunun kısa bir süre de olsa yüksek profille tartışılmasına vesile olmuştu ama hükümet bu konuda genel bir vizyon ortaya koyup hedef belirlemiş değil. Çözüm yollarından biri hastanelerde etkili temizlik; bu da onların ağzına kadar dolup taşmamasını gerektiriyor. İngiltere Sağlık Bakanlığı maksimum doluluk sınırını yüzde 82 olarak saptadı (Türkiye'de yine belli bir rakam yok.) Bakanlıktan yapılan açıklamada "Doluluk örneğin yüzde 95 ise ellerinizi ne kadar yıkarsanız yıkayın bakterilerin yayılmasını önleyemez," deniyordu. Çözümün şu anda ufukta görünmeyen bir diğer yolu da daha güçlü antibiyotikler üretmek. Tabii onları da artık gerçekten gerektiğinde kullanmak kaydıyla.
Karamsar kuramlarıyla tanınan İngiliz nüfusbilimci Thomas Robert Malthus, 1798 yılında yayımladığı "Essays on the Principle of Population" isimli çalışmasında 19. yüzyılın sonuna ulaşmadan yerküredeki gıda kaynaklarının nüfusu besleyemeyecek noktaya geleceğini öne sürüyordu. Önerisi ise hızlı nüfus artışına ahlaki bir sınırlama getirmekti (bunu sağlamanın yollarından biri olarak da geç evliliği gösteriyordu.) Aksi takdirde nüfus, kazalar, savaşlar, salgın hastalıklar, kıtlık, cinayet, eşcinsellik ve çocuk katliyle dengelenmek zorunda kalacaktı. Durum bu denli kötü bir noktaya ulaşmadı ama bugünkü 6,5 milyarın en az altıda birinin kötü beslendiği, su kaynaklarına ve sağlık kurumlarına erişimine sahip olmadığı ortada (geriye kalanlar dünyanın 10 milyar kişiyi barındırma kapasitesi olduğunu, teknoloji ve bilimin de gelişmesiyle aşırı nüfus probleminin aşılacağına inanıyor olabilirler.) Panicology kaşığı yine de tersine büküyor ve özellikle Batı'da belirgin bir şekilde gözlenen nüfus gerilemesinin kısa vadede daha riskli olduğunu öne sürüyor. Büyük nüfusu gerektiren geniş ordulara belki ihtiyaç kalmadı ama hayat kalitesinin artması ve ortalama insan ömrünün uzamasıyla yani nüfusun giderek yaşlanmasıyla beraber, gelişmiş ülkelerin sırtını dayadığı ekonomik büyüme ve refah tehdit altına giriyor. Bu da yaşlanan nüfusun ihtiyaç duyacağı bakımı tehlikeye atıyor. Demograflar artık "negatif momentum" hakkında uyarılarda bulunuyor: Daha az bebek, ilerisi için daha az anne demek. Gelişmiş bir ülke nüfusunu muhafaza edebilmek için kadın başına doğum oranının 2,1'in altına düşmemesi gerekiyor. (Bu oran 2006 itibariyle Türkiye'de 2.2; Başbakan Erdoğan Türkiye'nin gelişme hızının kesilmemesi için "her aileye üç çocuk" önermişti.) Özellikle Avrupa'nın ilerleyen yıllarda en çok bu durumun sıkıntısını yaşayacağı biliniyor ve bu sorun ancak göçle çözüleceğe benziyor. Aslından muhtemelen bu şekilde bile çözülemeyecek çünkü örneğin çalışan - emekli dengesinin çalışanların aleyhine en çok bozulacağı ülke olması beklenen İspanya'nın, bu durumu telafi edebilmek için her yıl 1,6 milyon göçmene kapılarını açması gerekiyor (nüfusunu belli bir oranda tutabilmek içinse her yıl 170 bin göçmen alması lazım.) Birleşmiş Milletler projeksiyonuna göre 2015 yılında 82,6 milyona ulaşacak Türkiye'nin böyle bir derdi yok. Ama yine 2015'te Türkiye'de emekli sayısının 10 milyonu aşacağı tahmin ediliyor. Türkiye bugün çalışan nüfus başına düşen emekli sayısında zaten OECD ülkeleri arasında en kötü durumda. Sosyal güvenlik kurumlarının varlığını sürdürebilmesi için her bir emekliye karşılık 4 kişinin çalışması gerekiyor. (Sosyal Güvenlik Kurumu'nun 2007 verilerine göre Türkiye'de bugün her bir emekliye düşen sigortalı çalışan sayısı sadece 1,87). Yani nüfus daralmasından etkilenmese bile, nüfusun ürettiği sosyal güvenlik sıkıntısının orta vadede Türkiye'yi vurması yakın bir olasılık.
2007'de ölen İngiliz antropolog Mary Douglas "Risk ve Kültür" isimli kitabında "insanlar belli tehlikeler karşısındaki duygularını belli bir yaşam biçimine uyum sağlamak için ayarlarlar" diye yazdı. 1841 yılında "Halkın Sıradışı Vesveseleri ve Kitlelerin Çılgınlığı" (Extraordinary Popular Delusions and the Madness Of Crowds) diye bir kitap kaleme alan Charles Mackay ise "İnsanlar sürüler halinde düşünür, sürüler halinde çıldırır ama ancak yavaşça ve birer birer normale döner" diyordu. Mackay kitabında insanları kitlesel bir risk barındırmadığı halde korkutan faktörleri de sıralıyordu: Cadılar, hipnotizma, laleler, seller, kimyasal silahlar... Gördüğünüz gibi, listenin bir kısmı hâlâ muhafaza ediliyor. Korku yüzyıllardır halkı motive eden ve bir anlamda bütünlük de sağlayan kitlesel bir dürtü. Değişen sadece zaman ve onun getirdiği yeni yaşam biçimleri. Panicology'nin de, paniğin riski fersah fersah aştığı meselelere ilişkin ama her bir maddesinin ayrıntılarına giremeyeceğimiz listesi uzayıp gidiyor: Karma aşıların otizme yol açtığı yönünde duyulan korku (kanıtlanamadığı gibi özellikle İngiltere'de aşılanma oranını düşürerek kızamık vakalarının artmasına yol açtı); SIDS adı verilen ani bebek ölümleri sendromu ("bebekleri sırt üstü uyutun" kampanyasıyla büyük ölçüde engellendi); kötü giden her şeyin kaynağı olarak gösterilen stres (bu işten çok iyi kazanan büyük bir stres endüstrisi var), evliliklerdeki cinselliğin giderek azalması (mesele daha çok prezervatif ve cinsel gücü arttırıcı ilaç üreten firmaların sponsorluk yaptığı araştırmalara dayanıyor, küresel düzeyde yapılan geniş çaplı bilimsel araştırmalar bilmediğimiz şeyler söylemediği için medyanın ilgisini çekmiyor); kariyer yapmak isteyen ve otuzunu aşan bekâr kadınların evlenme ihtimalinin giderek düşmesi (bu yirmi yıl öncesinden bir Newsweek haberiydi ve o günlerde özellikle ABD'de çok tartışıldı; bugün mesele "çocuk da kariyer de yapmak" isteyen Türkiye'deki kadınların da gecikmeli olarak gündeminde ve evet araştırmalar, kariyer sahibi kadınların eğer istiyorlarsa 'gecikmeli' de olsa evlendiklerini gösteriyor.)
Liste, toplumda tartışma yaratan konularla uzayıp gidiyor. Ara ara şöyle bir görünüveren uzaylı misafirlerimizden de dem vuruluyor örneğin. ABD'deki Cornell Üniversitesi'nden astronom Frank Drake, 1961'de gezegenimizin UFO'lar tarafından ziyaret edilme olasılığını ölçmek için bir yöntem geliştirdi. Yöntem kabaca şöyleydi: Galaksimizdeki yıldızları alın, onların içinden gezegene sahip olanları ayırın, sonra kimyasal olarak yaşama elverişli olanları ayırın, onlardan da yaşamın fiilen geliştiklerini ayırın, sonra onların içinden söz konusu yaşamın belli bir zekâya evrildiklerini alın, onlardan da bu zekâyla belli bir iletişim ya da yıldızlararası yolculukları gerçekleştirebilenleri ayırın. Samanyolu'nda yüz milyarlarca yıldız olmasına rağmen bu tipte bir yaşam formuna sahip olabileceği tahmin edilen gezegen sayısı en fazla 5 bin. Bu da oranı çok düşürüyor. Ama fazlası da var. Bir defa tam da o yüz milyarlarca yıldızdan birinin etrafında dönen Dünya'nın yörüngesine yollarının düşmesi gerekiyor. Sonra bizim varlığımızdan haberdar olmaları, sonra da doğal olarak buraya gelmeye karar vermeleri lazım. Yine de epey önemli bir sorun daha mevcut. Yapılan hesap, söz konusu gezegenden gelen uzaylıların hesap yapıldığı anda içinde yaşadığı zamanı kapsıyor. Mesele temas ettiğimiz noktada iki uygarlığın da aynı zaman diliminde olması. Düşünün ki, biz uzaya ilk mesajımızı yaklaşık 50 yıl önce gönderdik. Eğer söz konusu ziyaretçilerin gezegeninde de medeniyetlerin ömrü dünyadaki kadar sürüyorsa, bizden haberdar olma olasılıkları zaten pek yüksek sayılmaz. Yani bir gün gerçekten Marslılar saldırmayacaksa sorun yok.
Esas mesele, sorunla karşılaştığımızda ne yapabileceğimiz. Bugün dünyada toplam 500 milyon insan volkanik bir patlamayla, 130 milyon ise deprem sonucunda yok olma riskiyle yaşıyor. Küresel nüfus arttıkça bu rakam da artıyor. Birleşmiş Milletler'e göre dünya nüfusuna her yıl çeşitli doğal felaketlerden etkilenebilecek 80 milyon insan katılıyor. Bugün İtalya'da tekrar patlaması muhtemel Vezüv yanardağı civarındaki Napoli, Pompei ve Ercolano şehirlerini de içeren bölgede yaklaşık 3 milyon insan yaşıyor. Bunlardan beşte biri yanardağın aşağı yamaçlarındaki "kırmızı bölgede" oturuyor (çoğu da Milli Parkın içinde.) Yetkililer 30 bin dolarlık tazminatlarla tahliyelerini istiyor ama halk yanaşmıyor. Volkan patlamaya başladığında kaçacak zamanları olduğunu düşünüyorlar. 1906'da 3 bin kişinin yaşamını kaybettiği San Fransisco Depremi'nin yüzüncü yılında Financial Times şehir halkının ancak yedide birinin depreme karşı sigortalı olduğunu yazdı. "Çoğu ev sahibi depremi umursamıyor." Üstelik San Fransisco, 1989'da 63 kişinin öldüğü bir deprem daha gördü. Ama bu Türkiye, özellikle de İstanbul açısından pek şaşırtıcı sayılmaz. Her an yeni bir sarsıntı bekleyen İstanbul'da konutlar için deprem sigortası zorunlu tutulmasına rağmen, sigortalı konutların oranı yüzde 25'e ancak ulaşabildi.
İngiltere'deki Kent Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Prof. Frank Furedi "Bugün yüzleştiğimiz korkuların çoğu doğrudan kişisel tecrübemize dayalı değil" diyor. Türkiye'de yayımlanan "Korku Kültürü - Risk Almamanın Riskleri" isimli bir kitabı da bulan Furedi'ye göre onlarla ne savaşabiliriz, ne de kaçabiliriz; onlarla yüzleşemeden sadece pasif bir şekilde tecrübe edebiliriz. "Daha da kötüsü bu durum, kendimizi kaderlerini tayin eden bireyler olarak değil koşulların kurbanı gibi görmeye itiyor." Furedi'nin önerisi, uzmanlara aşırı önem vermek yerine, aile ve arkadaşlarla olan bağlarımızı güçlendirmek. "Çünkü güvenliğimizin esas garantisi onlar" diyor uzman. Haklı olabilir; hiç değilse paniğe kapıldığımızda arayacak birisi olması açısından.
21. YÜZYILDA NELERDEN KORKMALI, NELERDEN KORKMAMALI
- Tuhaf günler: metropoller gergin ama esas gelişmemiş bölgelerde a(h1n1)'in ne denli yayıldığı net bilinmiyor.
- Tavuk itlafta: etkisi azalarak devam eden Kuş gribi türkiye'de 2008'de 7477 kanatlı hayvanın itlafına yol açtı.
- Bakteri direnişi: antibiyotiklere dirençli süper bakteriler hastanelerde özellikle bebekleri tehdit ediyor.
- Çalışmak yorar: üstelik stres de üretir; iş yerindeki strese bağlı rahatsızlıklar giderek artıyor.
sayı: 36



















