Kadınlara tutsak

İran'da şişenin kapağını açıp cini çıkaran kadınlar.
Ben Curtis (AP)

12 Haziran günü Batılı bir medya kuruluşunun İran asıllı muhabiri Tahran'da bir seçim sandığında oyunu kullanan orta yaşlı bir kadına "Seçimin ertesi günü adayların destekçilerine tavsiyeleriniz nedir" diye sordu. Kadın, "Seçimlere hile karışırsa insanlar haklarını aramak için sokağa dökülmelidir" diye cevap verdi. Bu sözler sıradan bir İranlı kadının değil, İran'ın en güçlü liderlerinden eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsacani'nin karısı İffet Rafsancani'nin ağzından çıkıyordu.

Beklentilerin aksine seçimi Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın kazandığı açıklanınca insanlar İffet Rafsancani'nin dediği gibi sokakları doldurmaya başladı. En ön saflarda şehirli-köylü, zengin-fakir her kesimden; polise karşı koyan, slogan atan ve ellerinde "benim oyum nerede" yazılı pankartlar taşıyan kadınlar dikkati çekti. 20 Haziran'daki gösterilerde göğsünden vurularak öldürülen 26 yaşındaki İranlı genç kız Nida Sultani, bir anda İran'da kadın direnişinin sembolü haline geldi. Nida Farsça'da ses anlamına geliyor. Bazı kadınlar hemen bir slogan uydurdu: "Bizim Nida'mız, bizim sesimiz". Şii geleneğine göre Nida için 40 gün yas ilan edilirken polis genç kızın cenazesinin rejime karşı büyük bir meydan okumaya dönüşmemesi için önlem aldı. Nida ölümünün ertesi günü, 21 Haziran'da Tahran'daki Behişt-i Zehra mezarlığında sessiz sedasız defnedildi. Birçok gözlemciye göre, çoğu İranlı kadın Ahmedinejad'ı "kadın düşmanı ve özgürlük karşıtı" olarak gördüğünden başta Mir Hüseyin Musevi olmak üzere reformcu adaylara oy vermişti. İranlı kadın hakları savunucularından Nesrin Sutudeh, Prag'dan Farsça yayın yapan Amerikan radyosu Radyo Farda'ya verdiği bir mülakatta, İranlı kadınların Ahmedinejad'a "hayır" demek için onlarca sebebi olduğunu belirtiyor. "Ahmedinejad'ın son dört yıllık iktidarında biz kadınlar sürekli olarak saldırıya uğradık, çok sayıda kadın sıradan bahanelerle tutuklanıp mahkemelerde yargılandı ve mahkûm oldu. Birçok kadın da kılık kıyafetleri yüzünden sokaklarda dövüldü ve hakarete uğradı."

Aslında İranlı kadınlar 1997'de reformcu dini liderlerden Muhammed Hatemi'nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle umutlanmıştı. Fakat Hatemi'nin vadettiklerinden hiçbirini gerçekleştiremediğini görünce büyük bir hayal kırıklığı içinde köşelerine çekildiler. Bir cumhurbaşkanı olarak yetkileri sınırlı olan Hatemi'nin ileri sürdüğü reform taslakları dini liderin sansürüne uğruyordu. Ama yine de kadınlar Hatemi döneminde son dört yıla nazaran daha rahattı. 2005 seçimlerinde Ahmedinejad'ın seçilmesi, İranlı kadınların umutlarını büsbütün söndürdü. Ardından kadınlara karşı şiddet gözle görülür oranda arttı. "Besiç" adı verilen ahlâk polisi ve Devrim Muhafızları yani "Pasdaran" şeriat kurallarına uygun giyinmeyen kadınları takip etmeye başladı. Besiç milisleri Tahran sokaklarında dolaşıp dar manto, kısa pantolon, vücuda yapışan elbise ve saçları açıkta bırakan başörtüsü takan kadınları ve genç kızları durdurup uyarıyor, tehdit ediyordu. Tahran Emniyet Müdürü Rıza Radan'a göre, bu tür kıyafetler toplumda ahlâksızlığa neden oluyordu. Bunu önlemek de polisin başlıca göreviydi.

İran İslam Devrimi'nin ikinci yılında, 1980 yazında Afganistan'daki Sovyet işgalinden kaçarak İran'a sığınmıştık. 1982'de Türkiye'ye gelmeden önce 17 ay kaldığımız İran'ın Zahidan kentinde sık sık devrim yasalarının sokaktaki uygulanışına şahit oluyordum. Besiç milisler kentteki mağazaların giriş kapılarına ve vitrinlerine "başörtüsüz kadının girişi yasaktır" ibaresinin bulunduğu küçük ilanlar asılmasını zorunlu hale getirmişti. Bir anda tüm kadınlar "çador" denen kara çarşaflara büründü, hatta 10-12 yaşlarındaki kızların da çador giymeleri zorunluydu. Bir seferinde evinden dışarı çıkarken çadorunu giymeyi unutan İranlı komşumuzun 12 yaşındaki kızı Zehra'nın Besiç milisleri tarafından tokatlandığına şahit olmuştum. Bize çok sık gelip giden ve Afganistan konusunda ilginç sorular soran meraklı bir kız olan Zehra o gün 10 metre ilerideki fırından ekmek almak için evden alelacele çıkmış, çadorunu almaya gerek görmemişti. İki milis gençten biri Zehra'ya ahlâksız diye bağırırken diğeri onu tokatlıyordu. Misafir olarak bulunduğum bir ülkede bir sığınmacı olarak müdahale edemezdim, bir şey söyleyecek olsam onların hışmını üzerime çekeceğimi biliyordum. Besiçlerin gittiğinden emin olduktan sonra korkudan zangır zangır titreyen ve sokakta bir duvarın dibine çöken arkadaşımı evine götürdüm. 10 yıl sonra Betty Mahmudi'nin İran'ı anlatan "Kızım Olmadan Asla" kitabını okuduğumda bu anım yeniden canlanacaktı, o sırada birçok arkadaşım bu kitabın İran'ı karalamaya yönelik bir Amerikan propagandası olduğunu söylediğinde de "Betty az bile yazmış" demekten kendimi alamayacaktım.

Zamanla kadın ve gençler İran'da hayatın her alanını düzenleyen devrim kurallarını altüst etmenin ve kuralların baskısından kurtulmanın yollarını keşfetti. Ahlâk polisinin kontrollerine rağmen İranlı kadınlar son yıllarda vücudun şeklini belli etmeyen çarşaflar yerine kısa dar ceketler, kot pantolonlar ve apartman topuklu ayakkabılar giymeye başladı. Tahran'ın belli semtlerinde de el ele dolaşan kızlarla erkekler de artık olağan bir manzara haline geldi.

Son yıllarda devrimin yasaklarından bunalan İranlı kadın ve gençlerin en büyük eğlencesi ise Tahran'da yaygınlaşan gizli ev partileriydi. Uzun yıllardır Almanya'da yaşayan İranlı bir arkadaşım bundan bir yıl önce Tahran'da katıldığı bu gizli partilerden birini şöyle anlatıyor. "Tahran'a son gidişimde bir doğum günü partisine davet edildim. Kapıdan girdiğimde karşımda 50 kadar davetlinin farklı kılıklara büründüğü ve herkesin son moda Batı müziği ile dans ettiği bir parti buldum. Partiye katılanların hepsi genç ve zengin ailelerin çocuklarıydı. Genç bir kız üzerindeki kara çarşafı atınca, vücudunu saran seksi deri giysisiyle kaldı. Bu hengâmenin ortasında, papyonlu bir garson elindeki şarap, cin, votka ve viski kadehleriyle dolu tepsiyi devirmeden kalabalığın arasında servis yapma telaşındaydı. Bu görüntüler, partiye katılanların, İran'daki İslami yönetime yalnızca karşı gelmekle kalmayıp bir de onunla dalga geçtiklerini ortaya koyuyordu. Partiye katılanlardan mini-deri etekli bir kıza Ahmedinejad hakkında ne düşündüğünü sordum. Bana 'Aslında ben Araş'ın son şarkısının sözlerini hatırlamaya çalışmakla daha fazla ilgileniyorum' dedikten sonra Araş'ın 'Pure Love' şarkısının İngilizce-Farsça karışık sözlerini mırıldanmaya başladı. (Araş Los Angeles'da yaşayan ve uluslararası alanda şöhret olan İran asıllı bir şarkıcı. Sanatçı son olarak Eurovision şarkı yarışmasında Azeri bir şarkıcı ile birlikte Azerbaycan'ı temsil etmiş ve üçüncü olmuştu.) Tam o sırada kapı çalındı. Gelenler sokakta neden bu kadar çok araba olduğunu öğrenmek isteyen Devrim Muhafızları'ydı. Biraz korkmuştum, ama aslında endişelenmeme gerek yoktu. Molla kılığına girmiş biri, Devrim Muhafızları'na evde dini bir toplantı yapıldığını söyledikten sonra bizi rahatsız etmemeleri için ceplerine bir miktar para koydu. Onlar da gittiler."

Sutudeh, kadınların 12 Haziran seçimlerine üzerlerindeki yoğun baskıları kaldıracak ve onları uygar dünyaya biraz daha yaklaştıracak bir demokrasi eylemi olarak büyük umut bağladıklarını, ancak seçimlerin göz göre göre manipüle edildiğini söylüyor. "Seçimde hile yapılması en çok kadınların canını acıttı, bu yüzden gösterilerde en çok tepki gösteren de kadınlar oldu. Bazı gösterilerde kadınların sayısı erkeklerinkinden fazlaydı" diyor Sutudeh.
Şimdi gözler, İran'da değişimin büyük umudu haline gelen Mir Hüseyin Musevi'nin üzerinde. Özellikle de kadınlar ondan 30 yıldır İran'ın üzerine çöken ölü toprağını kaldırmasını, ülkeyi yeniden uygar ve özgür dünyanın bir parçası haline getirmesini bekliyor. Diğer adayların eşleri ortalarda görünmezken, Musevi'nin karısı Zehra Rahnavard 17 Haziran'da Tahran Üniversitesi'nde kendisini kaygılı gözlerle izleyen kız öğrencilerin önünde yaptığı konuşmada, kocasının İran kadınlarının umutlarını boşa çıkarmayacağını ve halkın haklarını sonuna kadar savunacağını söyledi. 1979 devriminin ardından bir üniversiteye atanan ilk kadın rektör olan Rahnavard 8 yıl El Zehra Üniversitesi'nin rektörlüğünü yaptı. Sanat eğitimi alan, siyaset bilimi üzerine de doktora derecesi olan Rahnavard'ın 15 kitabı var (Bunlardan biri başörtüsünün felsefesini içeriyor) ve bir dönem eski Devlet Başkanı Muhammed Hatemi'nin siyasi danışmanıydı. Aynı şekilde, 24 Haziran günü göstericilere hitap eden ve babası adına konuştuğundan kuşku duyulmayan Rafsancani'nin kızı Faize Haşimi de, kalabalıklara sonuç alınana kadar sokaklarda kalmaları çağrısı yaptı.

Dünyanın politika ile en ilgili halkları arasında bulunan İran toplumunda kadınlar her ne kadar hukuki olarak ikinci sınıf vatandaş statüsünde olsalar da sadece sokaklarda değil, her alanda varlık gösteriyorlar. Örneğin İran seçim komitesine göre devlet başkanlığına aday olan 475 adayın 42'si kadındı. Üniversite öğrencilerinin yüzde 64'ü kadın. Kadınların işgücüne katılımı yüzde 40 civarında.

Her ne kadar Tahran sokaklarındaki gösterilerde şu ana dek doğrudan devrimi ve rejimi hedef alan sloganlar duyulmasa da herkes tepkilerin tüm sistemi orta şiddette bir deprem gibi sarstığının farkında. Kanada'da yaşayan İran asıllı eski güzellik kraliçesi ve insan hakları savunucusu Nazenin Afşin-Cem Alman Der Spiegel dergisine verdiği mülakatta, İran halkının artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini, İranlılar'ın bundan böyle tüm dünya halkları gibi yalanlardan uzak, özgür ve barış içinde yaşamak istediğini söylüyor. Ona göre, "cin şişeden çıktı, artık onu şişeye geri tıkmanın imkanı yok."


(Oğuz, Newsweek Türkiye'nin katkıda bulunan yazarlarından.)

sayı: 36

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar
Member Comments

 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Avrupa ve ABD'de yüksek kakao içerikli çikolata tüketimi yüzde 43 oranında arttı. Önceleri en pahalı ürün gamında sütlü çikolatalar yer ...

 

The Peek
 
 

Yılın en büyük güncel sanat etkinliğindeki provokasyona karşı koymak kolay değil.

 
 
 
 

Neden Andorra'lılar, Sardinya'lılar ya da Okinawa'lılar dünyadaki herkesten daha uzun yaşıyor?