Diplomaside ses ve görüntü
Türkiye'nin coğrafi konumundan kaynaklanan stratejik öneminin uluslararası arenada saygın bir güce dönüşebilmesi, hiç kuşku yok ki, barış ve istikrardan yana dengeli ve ilkeli bir dış politika izlemesine bağlı. Türk dış politikasının Cumhuriyet döneminde ana hatlarıyla bu yönde seyrettiğini söylemek mümkün. Nitekim Türkiye'nin, bu dönemde taraf olduğu Musul, Hatay ve Boğazlar sorunlarının çözümünde de görüldüğü gibi, bölgesinde barış ve istikrarın sürdürülmesine yönelik ilkeli politikası ve dengeli girişimleri ile uluslararası alanda saygınlık kazandığını vurgulamak gerekir.
İkinci Dünya Savaşı ertesinde ortaya çıkan iki kutuplu dünyada Batı İttifakı içinde yer alan Türkiye'nin bu İttifak'ın elverdiği varyasyonlarla izlediği "statükoyu muhafaza" politikasının değişen küresel ve bölgesel dengelere koşut olarak yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunan Davutoğlu'nun, AK Parti'nin Ortadoğu ve Kafkas bölgelerinde uygulamaya koyduğu proaktif politikada imzası bulunuyor. Bu politika, örneğin Arap-İsrail uyuşmazlığında bölgesel aktör, Ermenistan'la mevcut sorunların çözümünde ise "öncelik alan taraf" olarak ortaya çıkan Türkiye'nin uluslararası saygınlığına katkıda bulunuyor.
Amerikan medyası tarafından Türkiye'nin "Henry Kissinger'ı" unvanı verilen Profesör Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olarak atanmasının ilk planda Dışişleri Bakanlığı'na devlet içinde, özellikle dış politikanın oluşturulması bağlamında bir ölçüde ağırlık kazandırdığı söylenebilir. Ancak Dışişleri Bakanlığı uzunca bir süredir dış politikayı yapan ve bu alanda ağırlığını koyan değil, daha çok uygulayan bir kurum konumunda bulunuyor. Milli güvenlik politikaları doğrultusunda devletin içinde Dışişleri Bakanlığı'ndan daha fazla ağırlığı bulunan kurumların katkılarıyla biçimlenen bir dış politika alanı var ve bu alan, iç politikada da olduğu gibi, çok fazla inisiyatif alınmasına elvermiyor.
Bu bağlamda değerlendirildiğinde, Davutoğlu'nun Ortadoğu ve Kafkaslar'da Türkiye'nin bölgesel aktör olarak ön plana çıkmasını sağlayan başarılı girişimleri dış politikada köklü bir değişime yol açacak ve bu alanı genişletecek bir öncelik olarak görünmüyor. Genelde çekimser ve hareketsiz kalınan bir bölgede proaktif olmanın ve bunu başarıyla yapmanın Türkiye'ye uluslararası alanda sağladığı bir saygınlık var elbette. Bu saygınlık, örneğin AB ile ilişkiler gibi köklü değişiklikler yapılmak istenmeyen bazı alanlara da olumlu yansıyor. Nitekim Avrupa medyasında Türkiye'nin bölgesel aktör olarak oynadığı başarılı rolden övgüyle söz edenlere, sadece bu nedenle bile AB üyesi olması gerektiğini dile getirenlere rastlanıyor.
Altını çizmek gerekir ki bugün Türkiye'de AB siyasi ölçütlerini karşılamak yerine bölgesel aktör olmanın siyasi ölçüt sayılmasını yeğleyenler az değil. Hatta Dışişleri'nin temel görevinin ülke içine dönüp "reform" talep etmektense, AB ölçütlerini Komisyon ile müzakere etmek olduğunu düşünen ve bunu geçmişte dile getirmiş olan güçlü kurumlar da var. Bu tür düşünceler içinde bulunanlar için Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun Türkiye'nin bölgesel aktörlüğünü ön plana çıkaran "stratejik derinlik"teki girişimleri memnuniyet verici. Ancak bu tür girişimlerin Türkiye'nin taraf olduğu uyuşmazlıklarda geleneksel çizgiyi aşmaması kaydıyla. Girişimlerin köklü bir politika değişikliğine dönüşmesi "tehlikesi" ortaya çıktığında ise ince ayar yapmak gerekeceği anlaşılıyor. Örneğin Ermenistan'la ilişkilerin normalleşme sürecinin politika değişikliğine yol açabilecek sivri uçlarının, Azerbaycan'ın da devreye girmesiyle törpülenmiş ve öngörülen açılımın dengelenmiş olması bunun somut bir göstergesi olarak ortaya çıkıyor. İşte bu ince ayar, Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olarak dış politikaya yapabileceği kişisel etkinin de sınırlarını çiziyor.
Dış politika alanında alınacak önceliklerin en iyi sergilenebileceği vitrin, hiç kuşku yok ki Dışişleri Bakanlığı. Davutoğlu'nun Bakan olmasıyla dış politikanın Dışişleri'nin bilgisi dışında yürütüldüğü eleştirilerinin önüne geçilebileceği gibi, yapılacak bazı girişimlere bir ölçüde kurumsal nitelik de kazandırılabilir. Ancak Davutoğlu'nun isminin, uluslararası planda Türkiye'nin ve Dışişleri Bakanlığı'nın hep önünde gideceğini kabul etmek gerekiyor. O bakımdan Davutoğlu ile Türkiye'nin yeni bir dış politikadan çok, Javier Solana, Jose Manuel Barroso veya Carlos Westendorp gibi uluslararası alanda tanınan bir şahsiyete sahip olduğundan söz etmek çok daha doğru olacak.



















