Aslında nelerden korkmalısınız?
Geçen bir haftada neler neler oldu. Avrupa'da çalışmalarını sürdüren bir Türk tasarımcının önümüzdeki on yıllara damga vurabilecek hibrid otomobili Başbakan tarafından denendi. İran'da yönetimi sarsan sokak gösterileri sürdü. Irak'ta yüzlerce insan bombalı saldırılarda öldü. EPDK akaryakıt fiyatlarına el koydu. Domuz gribi Litvanya'da da ortaya çıktı; hasta sayısı dünya genelinde 60 bine yaklaştı. Charlie'nin Melekleri dizisinin ünlü oyuncusu Farah Fawcett öldü. 12 Eylül askeri darbesinin yargılanması gündeme geldi. Bir devrin adı olan Michael Jackson hayatını kaybetti... Ama "İrtica İle Mücadele Eylem Planı" konusunda ele geçirilenin belge mi, kağıt mı olduğu tartışması bitmedi. Münevver'in katil zanlısı bulunabilmiş değil. Bir de IMF ile Türkiye'nin ilişkisinin mahiyeti hâlâ belirsiz.
Dolayısıyla bu sayıda, bizim yeni bir bakış açısı ya da bilgiye ulaşamadığımız konularla sizi oyalayıp söylenmiş şeyleri tekrar etmenin anlamı yok. Ama birkaç konuda yine farklı düşünceler, yeni bilgiler ve derinlemesine analizler bulabilirsiniz. Bu konulardan biri, Michael Jackson'a dair. Açık konuşmam gerekirse ben kendisini ne doğru dürüst dinledim, ne de hayranı oldum. Ama eşim dahil çevremde hemen herkes, onun dünyaya vurduğu damgayı küçümsediğim kanaatinde. Yine dürüstçe yazmam gerekirse, Jackson konusundaki cehaletimi kabul etmek zorundayım. Geçirdiği estetik operasyonlarla kendine ettiği eziyete, Vitiligo rahatsızlığına, ay yürüyüşü dansına, birkaç şarkısına, hakkındaki kimi yasal kovuşturmalara âşinayım. Velhasıl dünyaya vurduğu damga ise beni ıskalamış olmalı. Neyse ki bu dergi popüler kültüre kapılarını kapatan bir yayın değil. Okuduğunuz sayıda, ben de Jackson konusundaki cehaletimi giderme fırsatı yakaladım. Bu tür bir efsanenin ölümü, biricik olay kategorisinde her şeyin önüne geçer. Ardından kendi bildik gündemimize döneriz.
Bana göre yarına damgasını vurabilecek gelişmeler arasında 12 Eylül askeri darbesinin yargılanması ihtimali de var. Ama sandığınız nedenlerle değil. Bunun, özellikle gençler arasından pek çok okurumuza sıkıcı gelebileceğinden kuşkulansam bile, bu vesileyle son yıllarda siyasetin rekabetten kaynaklanan üretkenliğine dikkat çekmekten kendimi alamıyorum. Herkesin siyasi gerilimden, kamplaşmalardan, kaynağı belirsiz belgelerden usandığı bir ortamda siyasi üretkenlikten bahis de kulağa tuhaf geliyor olabilir. Neden tuhaf değil, hemen anlatayım.
Alışkanlıkların kırılmasının sinire neden olduğunu kabul etmekle beraber, bunun değişimin kaçınılmaz sonucu olduğunu düşünmekte yarar olabilir. Bu meyanda, CHP'nin 12 Eylül'ü yargılamak için Anayasa'nın Geçici 15. Maddesi'ni kaldırma teklifini bir siyasi manevra olarak görmek, samimiyetini sorgulamak pek gereksiz duruyor. Tıpkı Erdoğan Hükümeti'nin her hamlesinde samimiyet aramada olduğu gibi. Sonuç olarak benzer manevraları iktidar partisinin de yaptığını düşünürsek, ortaya şöyle bir tablo çıkar: Türkiye'de siyaset, birbirini köşeye sıkıştırmaya çabalayan (şimdilik biraz sert ve zaman zaman centilmenlikten uzak olsa bile) keskin çizgilerle ayrılmış taraflar arasında yürüyor. Bu çabalar insanları gerginleştiriyor. Ama bu arada öyle performanslara da vesile oluyor ki, on yıllardır bekleyen reformlar için hükümetin adım atması ya da 29 yıllık bir meselenin yargılanması ihtimali birden ortaya çıkabiliyor; hem de CHP'nin girişimiyle ve darbenin komutanının "intihar" tehdidinde bulunması gibi durumlar eşliğinde. Kimsenin böyle bir şeyin gerçekleşmesini isteyeceğini sanmam. Bu tür bir yargılamanın gerçekleşmesi halinde cezai ya da sosyal psikolojik neticelerinin faydası ya da zararı üzerinde durmaya da niyetim yok. Ama siyaset üretmemekle eleştirilen muhalefet partisinin en muhafazakâr olduğu düşünülen konulardan birinde (12 Eylül'ün yargılanması) öncülük etmeye kalkışması; üzerinde "yargılanamaz" ibaresi bulunan bir darbenin artık dokunulabilir hale gelmesi, hiçbir yargılama olmasa bile siyasetin üretkenliğine, ya da toplumun tabularından kurtulup kendine daha fazla güvenmesine dair bir gelişme olabilir. Gerginliğe gelince; Türkiye halkı, bunu kontrol edebilecek milli sükûnet şuuruna sahiptir. Zaten demokrasisi köklü ülkelerde de böyle olmuştur. Siyasi rant hesapları, birbirini köşeye sıkıştırma hamleleri demokrasi ile sert siyasi mücadeleye standart bir çerçeve getirecek hukuki şartların gelişmesiyle sonuçlanabilir. Uzun vadede kazanan halk olur.
Olan biten gözünüzü korkutmasın. Aslında nelerden korkmamız gerektiği, nelerden gereğinden fazla endişe ettiğimize dair geniş bir dosya da Yenal Bilgici imzasıyla bu sayıda yer alıyor. Salgın hastalıklardan nüfus artışına, işsizlikten teröre ve doğal afetlere kadar çok geniş bir yelpazede korku kaynaklarını, bunların gerçekte ne kadar tehditkâr olduğunu inceleyen akademik bir araştırmadan yola çıkılan yazıda gelecekte dünyada nelerin bizi korkutması muhtemel, onu da okuyabilirsiniz.



















