Sözcüklerin sırrı
Fransa'nın güneyindeki Millau viyadüğü, 2004'te açıldığında dünyanın en uzun köprüsü unvanını almıştı. Alman basını köprünün "zarif ve hafifçe bulutların üzerinde süzüldüğün"den ve "nefes kesen" güzelliğinden bahsediyordu. Fransa da bu "uçsuz bucaksız beton dev"e methiyeler düzüyordu. Almanlar'ın güzel dediğine Fransızlar'ın güç demesi sadece bir rastlantı mı? Lera Boroditsky'e göre hayır.
Stanford Üniversitesi psikologlarından Boroditsky kafasını 1956'da dilbilimci Benjamin Lee Whorf'un sorduğu eski bir soruya takmıştı: Konuştuğumuz dil, düşünce ve dünyaya bakışımızı şekillendirir mi? Öyleyse dil sadece düşüncelerimizi ifade etme aracı değil aynı zamanda onları kısıtlamanın bir yolu. Her ne kadar filozoflar, antropologlar ve diğerleri, dilin düşünceleri kayda değer anlamda şekillendirmediğini düşünse de bu alan, test edilebilir varsayımlar ve gerçek verilerin olmaması nedeniyle ampirizmden yoksun.
Boroditsky tartışmaya tam da bu noktada dâhil oluyor. İsabetli soruların rehberliğinde, ustalıkla yapılmış bir dizi deneyle topladığı veriler dilin gerçekten de düşünceyi şekillendirdiğini gösteriyor. "Sonuç öylesine kuvvetli ki" diyor Boroditsky, "farklı dilleri konuşan insanların zihinsel yaşamları birbirinden çok farklı olabilir". Üstelik sadece konuşmak için düşündüklerinde değil, "temel algı da dâhil bütün bilişsel aktivitelerde. Örneğin isimlerin cinsiyetleri gibi çok küçük bir dilbilgisi öğesi bile insanların dünyadaki şeyler hakkında düşüncelerinde etkili olabilir."
Tıpkı şu köprü örneğindeki gibi. Almanca köprü anlamına gelen "Brücke" dişil, Fransızcası "Pont" ise eril bir sözcük. Almanca konuşanlar dişil Fransızca konuşanlar erkeksi özelliklerini görüyor. Benzer bir şekilde Almanlar anahtarı (Schüssel) sert, ağır, çentikli ve metal gibi kelimelerle tanımlarken; İspanyollar için anahtarlar (llaves) altından, karmaşık, küçük ve sevimli bir nesne. Anahtarın hangisinde eril hangi dilde dişil bir sözcük olduğunu tahmin edin bakalım? Dilbilgisindeki cinsiyet aynı zamanda soyut şeylere nasıl anlam yüklediğimizi de belirliyor. Borodistky'ye göre ölüm ve zafer, sanatsal tasvirlerin yüzde 85'inde kullanılan kelime erilse bir erkek, dişilse de bir kadın olarak tarif ediliyor. Almanlar ölümü erkek, Ruslar ise kadın olarak resmetme eğiliminde.
Hatta dil nasıl gördüğümüzü bile şekillendiriyor. Aynı rengin farklı tonları başka kelimelerle adlandırılıyorsa, insanlar renkleri daha iyi hatırlıyor. İngilizce'deki açık (light) ve koyu (dark) mavi buna iyi bir örnek değil ama Rusça'daki "goluboy" ve "sinly" daha akılda kalıcı. İnsanların gördüklerini hem görsel hem de sözlü formda hafızaya depoladıklarını gösteren bulgular var fakat bu veriler insanların renkleri farklı gördüklerini kanıtlamıyor. "Dil düşünceyi şekillendirir" fikrine şüpheci yaklaşanlar da bu bulguları önemsiz buluyor.
Fakat Boroditsky ve arkadaşları zekice tasarlanmış bir deneyde üç farklı kumaş parçası gösterdikleri gönüllülere, aşağıdaki iki taneden hangisinin yukarıdakiyle aynı renk olduğunu sordu. Anadili (renklerin her birine farklı isim verilen) Rusça olanlar, İngilizce konuşanlara göre daha hızlıydı. Bunun nedeni de bir şeyin isminin olmasının daha çabuk algılama sağlamasıydı. Benzer bir biçimde Koreliler "içinde" ifadesi için bir cisim diğerinin tam ve güvenli biçimde içindeyse (zarfın içindeki mektup gibi) bir sözcük, gevşek ve boşluklu olarak içindeyse (kâsenin içindeki elma gibi) başka bir sözcük kullanıyor. Dolayısıyla Koreli yetişkinler sıkışık ve gevşek olanı ayırt etmekte İngilizce konuşanlardan daha başarılı.
Avustralya'daki Aborjin Kuuk Thaa-yorre kabilesi her türlü uzaysal tarif için sağ ya da sol yerine pusula istikametlerine başvuruyor. Bu da "Güneydoğu bacağında bir karınca var" gibi tabirleri ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla Kuuk Thaa-yorre insanları bilmedikleri ortamlarda ya da tanımadıkları binalarda olsalar bile İngilizce konuşanlara kıyasla yön bulma konusunda çok daha yetenekli. Boroditsky'nin, Edge.org isimli internet sitesinde yazdığı gibi dilleri Kuuk Thaa-yorre insanlarına "insan ötesi bir yön duygusu kazandırıyor."
Bilim, dilin düşünceyi nasıl etkilediği konusunda henüz sadece ilk adımı attı. Rusça'da fiil çekimleri bir eylemin tamamlanıp tamamlanmadığını ifade ediyor. Örneğin "pizzayı yedi (ve bitirdi)" gibi. Türkçe'de fiiller eylemlerin gerçekten görüldüğünü ya da sadece kulaktan duyma mı olduğunu belirtiyor. Boroditsky anadili Rusça olanların bir eylemin bitirildiğini diğerlerinden daha iyi anlayıp anlamadığı ya da Türkler'in gerçekleri söylentilerden ayırt etme konusundaki hassasiyetlerini araştıracak bir deney yapmaktan memnuniyet duyardı. Benzer şekilde İngilizce'de kazara da olsa (mesela üzerine bir şey düşürüp) "kâseyi kırdı" deniyor. İspanyolca ve Japonca'da bu durum daha çok "kâse kendi kendini kırdı" gibi bir cümleyle ifade ediliyor. "İnsanlara aynı olayın videosunu gösterdiğimizde" diyor Boroditsky, "İngilizce konuşanlar bir kaza anında bile kimin suçlu olduğunu aklında bulundururken, İspanyolca ve Japonca konuşanlar bunu kasten yapılmış olaylara nazaran daha az hatırlıyor." Bu da, "acaba dil nedensellik gibi temel bir konudaki fikirlerimizin oluşumunu bile etkileyebilir mi" sorusunu sormamıza neden oluyor."
(Begley, newsweek'in bilim editörü.)




















