Bomba kimin elinde patladı?

Dört askerin ölümüyle sonuçlanan "el bombası" cezasının tahribatı artabilir.

Emrindeki askerlerle "ağabey-kardeş" gibi olduklarını söyleyen bir muvazzaf subay (güvenlik nedeniyle isminin açıklanmasını istemiyor), Elazığ-Karakoçan'da nöbette uyuduğu gerekçesiyle er İbrahim Öztürk'e pimi çekilmiş el bombasıyla ders vermeye kalkınca dört askerin ölümüne neden olan Teğmen Mehmet Tümer'in, ağır şekilde cezalandırılması gerektiğini savunuyor. Akabinde de ekliyor: "Konunun bu kadar gündemde tutulması, tamamen ordu karşıtlığından... ABD'deki 11 Eylül olaylarında binlerce insan öldü, ama biz tek bir ceset görmedik. ABD medyası, ülkesinin zafiyetini örtmeyi biliyor, biz bunu niye yapamıyoruz."

Aslında öyle bir olay ki Karakoçan'da yaşanan, askerinden sokaktaki insana herkesin kafası karışmış durumda. En çok da, ölen dört erin ailelerinin. Gündeme oturan olay 17 Ağustos günü gerçekleşti. Teğmen Tümer, nöbette uyuyan er Öztürk'ü cezalandırmak için akıl almaz bir yöntem seçti ve pimini çektiği bir el bombasını genç askerin eline tutuşturdu. Öztürk bombayı sadece bir süre tutabildi ve girdiği başka bir mevzide bomba patlayınca üç arkadaşıyla (Ali Osman Altın, İbrahim Yaman, Mesut Bulut) birlikte hayatını kaybetti. Ailelere ve kamuoyuna önce olayın bir kaza olduğu duyuruldu. Ancak olayın aslı birkaç gün önce Taraf gazetesinde yayınlanınca Genelkurmay da olayı doğruladı ve teğmenin olay günü gözaltına alınıp ardından da tutuklandığını açıkladı.

Kısaca kol kırılır yen içinde kalır, demeye getiren muvazzaf subayın Teğmen Tümer'in cezalandırılmasını istemesinde, dört erin ölümüne sebebiyet vermiş olması mı yoksa orduyu kamuoyu önünde hayli zor duruma düşürmüş olması mı daha baskın? Zor soru. Ancak geçmişte askerleriyle "ağabey-kardeş" gibi olan muvazzaf subayın kimi ifadeleri, nizamiyenin ötesine dair fikir verebilir. 15 ay askerlik yapan erlerin "muvazzaf subaylar karşısındaki ayrıcalığından" yakınan subay, "Bir er şehit olduğunda ortalık ayağa kalkarken, ben şehit olduğumda basın adımı dahi anmaz. Resmi bir tören yapılır, üstüme toprak atılır, bitti. Ne ailemiz diğer şehit aileleri gibi göklere çıkartılıyor ne de toplum ayağa kalkıyor" diyor.

Ailelerse oğullarının bir hiç yüzünden hayatını kaybetmesine mi, yoksa Genelkurmay olayı doğrulayana kadar basını yalan haber yapmakla suçladıklarına mı yanacaklarını şaşırmış durumdalar. Yaşamını yitiren askerlerden İbrahim Yaman'ın babası Adem Yaman'ı sarsan şey, oğlunun ölüm biçimi değil gerçeğin kendisinden gizlenmesi. "Yeni gelen teğmen, erleri keyfi olarak nöbete gönderiyormuş. Dava açacağım ama raporları bekliyorum. Çocuğum şehit oldu; tamam da, bari bize nedenini anlatın. Buna hakkımız yok mu" diyor baba Yaman. Ölen diğer erlerden Mesut Bulut'un babası Sinan Bulut ve İbrahim Öztürk'ün babası Hacı Öztürk ise, farklı düşünüyor. Bulut, "O teğmen, pimi çekilmiş bombayı taşıyan İbrahim'e dememiş ki, götür diğer askerlerin yanında patlat. Allah'ın takdiri. Oğlumun iki ayı kalmıştı. Eğer devlet isterse, gidip rahmetlinin iki aylık askerliğini tamamlamaya hazırım" diyor. Öztürk ise "Ailece devlete olan inancımız ve bağlılığımızdan asla taviz vermeyiz. Ama olayın sonuna kadar peşinde olacağız. Eminiz ki devletimiz bu teğmene gereken en ağır cezayı verecektir" şeklinde konuşuyor.

"Türkler/Kürtler, Anneler ve Siyaset" araştırması için, çocuklarını Güney-doğu'daki çatışmalarda kaybeden elliye yakın aile ile 1999'da Adana, Mersin, Diyarbakır ve İstanbul'da görüşen Ankara Üniversitesi'nden Prof. Serpil Sancar'ın şu gözlemleri, şehit ailelerinin psikolojisine dair bir fikir verebilir: "Şehitlik, dinen ve toplumca kutsanan bir olay. Böylesine bir prestij hem aileleri toplumda saygın bir konuma getiriyor, hem de evlat acısını kısmen çekilir kılıyor. Öncenin sıradan ev kadınları, herkesin elini öptüğü, önemli devlet adamlarının başsağlığı dileyip bayramlarda mesaj gönderdiği biri oluyor."

Yaşanalar karşısında belki de en kuşkulu kişi, Öztürk'ün annesi Nermin Öztürk. "Öldüğünde oğlumun elleri sapasağlamdı, elinde bomba patlamış olamaz" diyor anne Öztürk. Teğmen Tümer'in savcılığa verdiği ifade de olayı tam anlamıyla açıklamaya yetmiyor. Teğmen, ifadesinde er Öztürk'ün eline pimi çekilmiş bombayı vererek "fırsat eğitimi" yaptırdığını iddia ediyor. Oysa fırsat eğitimi, çoğunlukla askerlerin işten kaytarmalarına önlem olarak, yanaşık düzen kurallarının askere tekrar ettirilmesi şeklinde uygulanıyor. Baba Yaman, nöbette uyuyan veya herhangi bir disiplin suçu işleyen askerlerin en fazla disipline verilebileceğini söylüyor.

Askerde gündelik hayatın hemen her saniyesi ve aktivitesi, diş fırçalama talimatından nöbet talimatına kadar emirler çerçevesinde düzenleniyor. Emniyet ve Kaza Önleme Talimatı'na göre, erat, başına herhangi bir olay geldiğinde sorumlusunun kendisi olduğunu peşinen kabul etmiş oluyor. Nöbet talimatına göre de bir asker, nöbet sırasında sırtını bir yere yaslayamaz, uyuyamaz, yemek yiyemez, sigara içemez, kıyafetini bozamaz, palaskasını (kemerini) çıkaramaz. Nöbetini emirlere uygun tutmayan askerler, üstleri tarafından yakalandıkları zaman bağlı olduğu bölüğün komutanına şikâyet ediliyor. Bölük komutanları da askere, TSK kaidelerine göre ceza veriyor ve çoğunlukla da kısa süreliğine Disiplin Subaylığı'na (DİSKO) veya askeri cezaevine gönderiliyor. Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, Teğmen Tümer'inkine benzeyen ceza uygulamalarının iç hizmet kanunu ve talimatlarda yeri olmadığını belirtiyor.

Demokratik Toplum Partisi (DTP) Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, konuyu Milli Savunma Bakanlığı tarafından cevaplandırılması istemiyle Meclis gündemine taşıdı. Ancak soruların yanıt bulması o kadar da kolay olmayacak. TSK bu anlamda tam bir sır küpü olduğu gibi, orduda olup bitenleri araştırmak istediğinizde belli bilgilere ulaşmak fazlasıyla zor. Öyle ki, otuz yıldır PKK ile çatışan Silahlı Kuvvetler ile ilgili, kahramanlık anıları haricinde olup bitenlerin perde arkasına dair bugüne kadar yayınlanan alternatif kitap yok denecek kadar az. Nadire Mater'in Güneydoğu'da görev yapmış askerlerin tanıklıklarını aktaran "Mehmedin Kitabı" belki de bu konuda yazılmış tek özenli çalışma. Çocuklarının askerde ölümünü araştırmak aileler için bile bir hayli zorluğu göze almak anlamına gelebilir. Örneğin Celalettin Gürdal, PKK'nın Ekim 2007'de Yüksekova'ya bağlı Dağlıca Karakolu'na yaptığı baskında hayatını kaybeden kardeşi er Selçuk Gürdal'ın ölümünde sorumlulukları olup olmadığının ortaya çıkması için komutanları hakkında suç duyurusunda bulununca, tehditlere maruz kaldığını savunuyor: "Gizli numaralı telefonlardan sürekli tehditler aldım. Babam yaşadığımız Afyon'un ileri gelenleri tarafından uyarıldı. Söyle oğluna, devletle uğraşmasın demişler. Halen uzman çavuş olan ağabeyim, komutanı tarafından azarlandı. Mecburen geri çekilmek zorunda kaldık."

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un göreve geldikten sonra kamuoyunu doğru bilgilendirmek için aktif hale getirdiği ve yönetici seviyesini albaylıktan tuğgeneralliğe yükselttiği Genelkurmay İletişim Daire Başkanlığı'nın, kol kırılır yen içinde anlayışından sıyrılıp görevinin hakkını vermesi, kışlaya da imajı açısından yardımcı olabilir.

sayı: 45

Yorumlar
Member Comments

 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Avrupa ve ABD'de yüksek kakao içerikli çikolata tüketimi yüzde 43 oranında arttı. Önceleri en pahalı ürün gamında sütlü çikolatalar yer ...

 

The Peek
 
 

Yılın en büyük güncel sanat etkinliğindeki provokasyona karşı koymak kolay değil.

 
 
 
 

Neden Andorra'lılar, Sardinya'lılar ya da Okinawa'lılar dünyadaki herkesten daha uzun yaşıyor?