Kritik bir eşik
Gündelik hayatın akışı içinde bazı anlar olur ki sezersiniz bir eşik geçilmiştir, farklı bir hatta girilmiştir. Bu ancak bir sezgidir gerçi. Gerçekten böyle olup olmadığını zamanla kavrayabilirsiniz. Ya o gün bilmediğiniz, farkında olmadığınız bilgileri edinirsiniz ya da o günden sonra olayların akışı zaten bu sezginizi doğrular. Tabii yanılabilirsiniz de.
Geçen iki hafta bende kritik bir eşiği geçtiğimiz izlenimi bıraktı. Sezgilerim o yönde. Kitapları Türkiye'de de ilgi uyandıran Malcolm Cadwell'in 'tipping point'larından birisi yaşandı sanki. Bana bunları düşündürten son iki haftada Başbakan Erdoğan'ın beyanlarıyla ve İran ziyaretiyle ortaya çıktığına inandığım durum. Özellikle de TSK'nın son "irtica ile mücadele planı" çerçevesinde kurumsal olarak yediği ağır darbeyle birleştirilince.
Bu geçilen eşik Adalet ve Kalkınma Partisi'nin dünyada nasıl algılandığıyla ilgili yeni bir durum çıkardı ortaya. Türkiye'nin 200 yıldır süren Müslüman-Batı kimlikleri çekişmesinin yeniden ve daha farklı tartışılacağı bir noktaya vardık. Türkiye'nin eksen değiştirip değiştirmediği yeniden ve yüksek perdeden sorulmaya başladı. En azından Batı ile ilişkilerimizi nasıl tanımlamamız gerektiği hakkında artık muğlaklığa ve kıvırmaya fazla imkân tanımayacak bir yerdeyiz.
Özel olarak şu sorular da gündeme gelecek bence: Uluslararası sistemde yapısal tüm unsurların kendi lehine geliştiği bir dönemde, üstelik bunları yönetmeyi de büyük ölçüde becerirken Türkiye üslup dikkatsizliği nedeniyle tökezler mi? Son zamanlarda bir bölgesel güç olarak profili yükselirken, söylem hoyratlığı bu yükselişe sekte vurur mu? Batı ittifakı içinde yer almaya devam edip bu ittifakın değerlerine, temel pozisyonlarına hatta bazen de çıkarlarına aykırı hareket etmenin sınırı nerede çizilir?
Tarihte sık sık görüldüğü gibi, güçten ve başarıdan başı dönen bir lider o güç ve başarının temelindeki koşulları zayıflatacak bir davranış içine girer mi? Benim görebildiğim kadarıyla Başbakan Erdoğan geçen hafta Guardian gazetesine verdiği mülakatta bu kritik eşiği geçti. Daha doğrusu uzun zamandan beri ve hemen her ülkeye yönelik olarak dikkatsizce söylediği bazı sözler o gazetedeki, ateşli olduğu kadar da gereksiz İran ve Ahmedinecad savunuculuğu nedeniyle yeniden akıllara düştü. İsrail Dışişleri Bakanı'nın Gazze'ye nükleer bomba atma niyetinden bahsetmesi, kendi ciddiyetini sorgulattı.
İsrail'in bir askeri tatbikattan dışlanması sonuçta NATO'nun yani Türkiye'nin Batı içinde üye olduğu en önemli kurumun bir tatbikatının iptal edilmesine yol açtı. Yani Erdoğan'ın ister iç politika saikleriyle isterse de ideolojik gerekçelerle İsrail'e yönelik tavrını ve söylemini çok sertleştirmesi, ittifakın çıkarlarına zarar verdi. Benzer şekilde gerek Sudan'ın "soykırım" suçundan aranan devlet başkanı Ömer el-Beşir'e sahip çıkması, gerekse İran rejiminin pozisyonlarını doğru, rejime yönelik Batılı eleştiri ve suçlamaları temelsiz bulması da müttefik olarak durduğu yerin sorgulanmasına imkân verdi.
Üstelik bu gelişmeler iç siyasette iktidar kaymasının son aşamalarına gelinen noktada vuku buldu. Türkiye'de demokrasi karşıtı Batıcılığın en önemli kurumu TSK siyaseten çöküyor. AKP her alanda iktidarını yaygınlaştırıyor ve rakibi yok. Bu ortamda demokratikleşmeye yaptığı katkılar nedeniyle bugüne dek hiçbir sivil hükümete nasip olmayan ölçüde destek görmüş AKP'nin ideolojik tavrı giderek daha fazla dikkat çekecektir.
AKP stratejik tercihini Batı'dan yana yaptığını söyledi. Bunun aksini düşündürtecek bir durum yok. Yalnızca bu Batılılık tercihinde AB'nin giderek arka planda kaldığı ve ABD ile stratejik boyutu ağır basan bir ilişkinin öne çıktığı da görülüyor. Halbuki AB çerçevesi, Türkiye'de Batı'nın demokratik inançlarına uygun bir kurumsallaşmanın ve laik siyasetin değerler sisteminin yerleşmesini sağlayacak olan hat.
Tam da bu nedenle, son olayların ışığında AKP'nin, Türkiye'nin bölgesel çıkarlarını korumanın ötesinde Batı ittifakının asgari müştereklerini paylaşıp paylaşmadığı, destekçileri tarafından da sorulacak. Türkiye'nin önünde Batı ile ittifak içinde bir Ortadoğulu/Müslüman devlet mi, yoksa Ortadoğu ve Müslüman dünyada etkili olabilecek bir demokratik Batılı müttefik mi olduğu sorusu duruyor. Bunlardan birincisinde demokratik olmayan bir sistem, diğerinde ise çoğulcu demokrasisi pekişmiş, güçler ayrılığı kurumsallaşmış, hukukun üstünlüğü sağlanmış bir sistem var.
Sanıyorum AKP bundan böyle bu prizmadan bakarak değerlendirilecektir dünyada. O nedenle eskiye göre daha az müsamaha görecektir. Bu da alışık olmadığı ve belki de yönetmeyi beceremeyeceği bir durumdur.
(Özel, Habertürk Gazetesi Dış Haberler Müdürü ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi.)




















