Borç duvarına çarpmak
Büyük ve gelişmiş bir ülkenin borç yükümlülüğünü yerine getirememesi - yani alacaklılarına bütün borcunu ödeyemeyeceğini söylemesi - bugüne kadar kimsenin aklına getiremeyeceği bir şeydi. Arjantin ya da Rusya alacaklılarına sorun çıkartabilirdi ama ABD, Japonya ya da İngiltere gibileri asla. Peki, bu hâlâ çok çok küçük bir ihtimal, ama artık tamamen akla hayale gelmeyecek bir şey değil. Zengin ülkelerin hükümetleri o kadar çok borç alıyor ki, borç verenlerin borç vermeye, borçluların da bu borcu ödemeye devam edeceği önermesi bir gün çökebilir. Peki, bu gerçekleşirse ne olur?
Bu soru öylesine alışılmadık bir soru ki geçmiş deneyimler geleceği tahmin için pek az ipucu içeriyor. Belirleyici şey psikoloji olacak. Benzer bir örnek olarak doları ele alalım. Korkulan şey şu: Yabancılar (hatta Amerikalılar da) doların değerine olan güvenlerini kaybederek yen, euro, altın ya da petrole yönelebilirler. Eğer çok fazla yatırımcı bunu yaparsa, korkulan kehaneti gerçeğe dönüştürecek bir izdihamla ABD tahvil ve bonoları hızla elden çıkarılabilir. İnsanlar böylesi bir krizi yıllardır tahmin ediyor. Henüz başımıza gelmedi. Doların düşüşü düzenli oldu, çünkü ABD'nin siyasi istikrarı, açıklığı, büyük zenginliği ve düşük enflasyonuna duyulan sarsılmaz güven, doları ayakta tuttu. Ama artık bir şeyler bu güveni sarsabilir. Belki yarın, belki yarından on yıl sonra.
Aynı mantık patlama noktasına gelen devlet borcu için de geçerli. Artık keşfedilmemiş kıtalardayız ve psikolojinin esiri olduk. Japonya'yı düşünün. 2009 yılındaki bütçe açığı - harcamalarla vergiler arasındaki fark-gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 10'unu, hatta fazlasını geçti. Toplam devlet borcu, - bütün geçmiş bütçe açıklarını kapatmak için alınan borç- GSYH'sının yüzde 200'üne yaklaşıyor. Bu da Japonya ekonomisinin iki katı. Bu dev gibi borç yıllarca süren düşük ekonomik büyümeyi, bir çok "kurtarma paketini", yaşlanan bir toplumu ve küresel durgunluğun etkisini gösteriyor. JP Morgan Chase'in bir raporuna göre, 2019'a kadar, Japonya'nın borç-GSYH oranı yüzde 300'e varabilir.
Bu rakamları nasıl yorumlamak gerektiğini bilen yok. Eğer 20 yıl önce birileri Japonya'nın borcunun böyle olağanüstü biçimde artacağını öngörebilmiş olsaydı, bu tahmin büyük bir tehlike işareti olarak algılanacak ve şöyle yorumlanabilecekti: "Borç çevrimi imkânsız hale gelir; (borç yönetilemez hale gelir) borç verenler, bu borçların geri dönüşünün sıkıntıya düşmesi riskine karşı çok yüksek faizler isterler." Oysa gelinen nokta bunun tam tersi oldu. Japon yatırımcılar -aileler, bankalar, sigortacılar - borcun yüzde 94'ünü üstlendiler. Japonya'nın on yıllık tahvillerinin faizleri 1990'daki yüzde 7.1'lik seviyeden şimdiki yüzde 1.4 seviyesine düştü.
Bu durumu yüzeysel bir şekilde açıklamak mümkün. Japonya bonoları satın almak için geniş tasarruflara sahip ve hafif deflasyon da düşük faizleri kabullenilebilir kılıyor; ve yatırımcılar da yeni ve vadesi gelen borçların finansmanının sağlanacağına dair güvenini koruyor. Ancak buradan çıkarılacak sonuç, Japonya ve ABD gibi büyük devletlerin istedikleri miktarda borcu kolayca alabilecekleri demek değil. Bu borcu ancak kendilerine duyulan güven yok olana kadar alabilecekler - ve biz bunun ne zaman ya da nasıl olacağını ya da olup olmayacağını bilmiyoruz.
Varlıklı toplumların tamamı benzer bir ikilemle karşı karşıya. Zaten yüksek seviyelerde olan borç iyice şişiyor. ABD'de, Kongre Bütçe Ofisi, Obama yönetiminin bütçe planlarıyla, borç-GSYH oranının 2008'deki yüzde 41 seviyesinden 2019'da yüzde 82'ye yükseleceğini hesap ediyor. 2009'da 170 milyar dolar olan yıllık faiz ödemeleri de 2019'da 799 milyar dolara çıkacaktı. Ancak açığı frenlemek için harcamayı kısmak ve vergileri arttırmak, zorla uygulanan ve hoş olmayan önlemler içerecektir ve bu önlemler de ekonomiyi zayıflatıp açığı daha kötü hale getirecektir. JP Morgan'a göre, Japonya'da, şu anda var olan katma değer vergisi (ulusal satış vergisi) yüzde 5'ten yüzde 12 seviyesine çıkmak zorunda kalacak ve bu arada harcamalar kısılacaktı. Bu gibi tercihlere karşı, bazı gelişmiş ülkelerin kısmen ya da tamamen "borç yükümlülüğünü yerine getirememe" kararı alması, ne kadar korkunç olsa da, alternatif kararlardan daha korkunç olmayacaktır.
İç ya da dış borçlanma yolları tıkanan, "borç yükümlülüğünü yerine getiremeyen ülkeler, geçmişte derin ekonomik darboğazlar, hiperenflasyon ya da her ikisini birden yaşadılar. Zengin bir ülkenin kaderinin bu olacağını belki kimse iddia etmez, ama en ufak ihtimal bile şu andaki halimizin tuhaflığını ve tehlikesini ortaya koyuyor. Daha fazla kurtarma paketine (ve borca) ihtiyaç duyduğumuza dair tartışmalar, geçmiş borcun hükümetlerin ekonomik manevra alanını iyice daralttığı gerçeğini karartıyor.




















