118 gün, 12 saat, 54 dakika

21 Haziran günü muhabir Maziar Bahari yatağından yaka paça alınıp Tahran'ın kötülüğüyle nam salmış Evin Hapishanesi'ne götürüldü. CIA, MI6, MOSSAD ve Newsweek'e casusluk etmekle suçlanıyordu. Bu onun tutsaklığının ve artan paranoya rejiminin hikâyesidir.
Hossein Salehi Ara (AP)

Sorgu memurum beni tahta bir sandalyeye oturttu. Kolçağı vardı, ilkokuldaki sandalyem gibi. Aşağı bakmamı emretti, oysa zaten gözlerim bağlıydı: "Asla yukarı bakma Bay Bahari. Burada bulunduğun sürece -ki ne kadar kalacağını bilmiyoruz- asla yukarı bakma." Gözümdeki bağın altından tek görebildiğim, sorgucumun siyah deri terlikleriydi. Terlikleri görünce endişelendim. Sanki uzun bir sorgu için karşımdaydı.

"Bay Bahari, yabancı istihbarat örgütlerinin ajanısın" diye başladı. O ve adamları beni birkaç saat önce yatağımdan sürükleyip tutukladığında ona bir an bakmıştım. İri yarı bir adamdı. (Sonradan gardiyanların ona "koca adam" dediğini öğrenecektim.) Cildi koyuydu, İran'ın güneyindekiler gibi. Kalın mercekli bir gözlük takıyordu. Fakat şu anda onu sadece sesinden, nefes alış verişinden ve günde birkaç kere namazdan önce abdest alan, ama nadiren duş yapan dindar adamların sürdüğü gülsuyu kokusundan ayırt edebilirim.

Bay Gülsuyu'nun sadece terliklerini görebiliyordum; tepeme dikilmişti.

"Acaba hangi örgütler olduğunu öğrenebilir miyim" diye geveledim.

"Yüksek sesle konuş" diye bağırdı. Eğildi, nefesini yüzümde hissedebiliyordum. "Ne dedin sen?"

"Mümkünse hangi örgütler olduğunu söyleyebilir misiniz acaba."

"CIA, MI6, Mossad ve Newsweek." Bu adları kısık fakat kendinden emin bir sesle sıraladı.

Bay Gülsuyu'nun özgüveni karşısında donakalmıştım. O sıralar, paramparça olmuş İran yönetiminin hangi fraksiyonundandı, bilmiyordum. Tutuklandığımda, bir haftadır yüz binlerce protestocu Tahran sokaklarına dökülmüştü, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad'ın yeniden seçildiği tartışmalı seçimleri protesto ediyorlardı. Basij diye bilinen coplarla kuşanmış milisler, coplarını kadınlı erkekli protestocular üzerinde kullanıyordu. Fakat bazıları da karşılık veriyordu. İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney protestoların durması için bir fetva vermişti, fakat o sırada kimsenin duracağı yok gibiydi.

Devrim Muhafızları (DM) diye bilinen örgütün istihbaratı tarafından evimden alındığımı daha sonra keşfedecektim. Haziran'daki seçimlerden önce Muhafızlar'ın bu birimini pek az kişi biliyordu; gazeteciler ve entelektüeller yöneticilere zıt düştüklerinde genelde resmi İstihbarat Bakanlığı tarafından sorgulanırdı. Fakat doğrudan Hamaney'e bağlı çalışan DM baş döndürücü bir hızla güçlenmişti. Pek çok kişi Muhafızlar'ın seçime şaibe karıştırdığından şüpheleniyordu. Seçim sonrası alınan sıkı önlemlerin başını onların çektiği kesin.
Şu anda İran'ın iç güvenliğinden DM istihbaratı sorumlu, bu da örgütün öfkeli paranoyalarının, rejimi iyiden iyiye çevrelediği anlamına geliyor. Sistem içinde, İran'ın uluslararası arenadaki çıkarlarına dair rasyonel kararlar alabilen birkaç isim kaldı; kalmasaydı ben hâlâ hapiste olurdum. Öte yandan Muhafızlar, İslam Cumhuriyeti'nin güvensizliklerini ve derinlere kök salmış şüpheciliğini daha da azdırıyor. Tahran'ın tehditkâr nükleer programını bertaraf etmek üzere müzakere uğraşındaki dünyanın bu zihniyeti ve DM'nin İran'daki rolünü anlaması çok önemli. Muhafızların elindeyken bu gerçek hakkında çok şey öğrendim.

Evin'de yaşadıklarım eğiticiydi -hangi cevapların dayağa neden olduğuna kadar her şeyi öğrendim. Bay Gülsuyu'nun terliklerini ve gri çoraplarını inceledim. İran'da düşük mevkideki memurlar genelde pejmürde plastik sandaletler giyer, çorapları deliktir. İlk günümde Bay Gülsuyu'nun kıdemsiz bir ajan olmasını ümit ediyordum, kendini önemli göstermeye çalışan bir dalkavuk. Gözlerim çoraplarında delik aradı. Ama yoktu. Terlikleri de cilalanmış gibiydi.

Bay Gülsuyu, 118 gün, 12 saat, 54 dakika boyunca benim can düşmanım olacaktı. Bana adını hiç söylemedi. Yüzünü sadece iki defa gördüm. İlk karşılaştığımızda beni tutuklayan ekibin başıydı. "Bizimle işbirliği yapmazsan bu hapishane senin için yolun sonu olabilir," karşılama sözleriydi. İkinci ve son görüşümdeyse, özgür bırakıldıktan sonra hapishanede olanları asla kimseye anlatmamam konusunda uyardı. "İtaat etmezsen, biz insanı nerede olursa olsun bulur ve bir torbaya tıkarız" dedi. "Kimse elimizden kaçamaz."

Ona inanmadım, hâlâ da inanmıyorum. Onlar belirsizliğin efendileri, bu duyguyu düşmanlarına, arkadaşlarına, hatta belki kendilerine de işliyorlar. Elinde olsaydı Bay Gülsuyu hayatımın geri kalanında beni tehdit etmeye devam ederdi. Fakat 118 gün yetti. Daha fazla onun tutsağı olmak istemiyorum.

O gün dördü benim için gelmişti. Anneme, bana bir mektup getirdiklerini söyleyip sonra arama emrine benzer bir şeyle eve girmişler. Annem beni usulca uyandırdı. "Dört beyefendi içeride; ...'den geldiklerini söylüyorlar, savcılıktan mı acaba? Seni alıp götürmek istediklerini söylüyorlar." Sesi sakindi. Babam 1950'lerde Şah'a karşı mücadele verdiği için üst üste hapse girmişti. Annem bu gibi durumlarda nasıl konuşması gerektiğini bilirdi.
Adamlar tuhaf biçimde terbiyeliydi. Evimize girerken ayakkabılarını çıkarmışlardı. Odamı ararken annemin çay ikramını geri çevirdiler. Bana daha sonra, tutukladıkları insanların ailelerine zahmet vermek istemediklerini söylediler. Öte yandan masum bir insanı tutuklama ihtimali canlarını sıkmıyordu. Zamanında Ayetullah Humeyni bir fetva vermişti: "[İslami] sistemi hayatta tutmak, bir Müslüman'ın en önemli görevidir." Kafalarında dini görevlerini yerine getirdikleri fikri vardı.

Adamlardan üçü mülayim görünüyordu. Bay Gülsuyu'nun patron olduğu çok belliydi. Kahverengi bir takım ile beyaz bir gömlek giymişti. Odama girdiğinde beni avını yakalar gibi kapmıştı. Ceketinin altından tabancasını görebiliyordum, fakat bana öyle bir bakış atmıştı ki, silah olarak o bakışı kullanmayı tercih ettiğini açıkça belli etmişti. İflahımı kesene kadar bana o şekilde bakacaktı. Beni dışarı sürüklerken "Endişelenmeyin" dedi anneme gülümseyerek, "misafirimiz olacak."

Dışarıda plakasız beş araba bekliyordu. Arabaya binince, Evin Hapishanesi'ne mi gittiğimizi sordum. "Belki evet, belki hayır" dedi. Sonra gözlüğümü çıkarmamı ve gözlerimi bağlamamı istediler. Etrafa son kez baktım. Kürdistan otoyolundan kuzeye ilerliyorduk. Kesinlikle Evin'e gidiyorduk.

1960'larda Şah döneminde, politik mahkûmlar için inşa edilen yüksek güvenlikli bir cezaevi olan Evin, kısa sürede çekilen tırnaklar ve kırılan kollarla eşanlamlı hale geldi. Cezaevinin ilk sakinleri çoğunlukla komünistler ve İslamcılar'dı. 1979 devriminden sonra İslamcılar esirlerini buraya koydukları gibi pek çok solcu eski hücre arkadaşlarını da burada bıraktılar. İslamcılar eski teknikleri daha da etkili kullandılar. Şah'ın işkencecilerinden kurtulanların çoğu, yeni yönetimde birkaç günde dağıldı.

"Ebu Garib, Guantanamo ya da siz Amerikalılar'ın inşa ettiği her neresi varsa oraya hoş geldin" dedi bir gardiyan bana. Azeri aksanıyla konuşuyordu ve sesi yaşlı geliyordu. "Ben Amerikalı değilim kardeş" dedim gülümseyerek. "Onlar için çalışıyorsun o zaman öylesin" dedi. "Ama endişelenme. Burası kötü bir yer değil." Yaşlı adam beni başka bir binadaki bir gardiyana devretti. Hücreme götürüldüm.

Bir zamanlar sonradan bakan olan bir İslamcı gerillayla röportaj yapmıştım. Ona göre Şah'ın gizli polisinin sorunu mahkûmun iradesinin fiziksel baskıyla kırılabileceğini düşünmeleriydi ama bu sadece kurbanın azmini arttırırdı. "Devrimden sonra kardeşlerimizin ustalaştığı şey, bir insanın ruhunu onun bedenine çok fazla fiziksel şiddet uygulamadan yıkıma uğratmaktı." Hücreme adım attığımda "çok fazla olmayan şiddetin" ne kadar şiddet olabileceğini düşünmeye başladım.

Gözümdeki bandı çıkardım.
Kuran, Allah'ın günahkârlara verdiği en büyük cezalardan birinin mezarını küçültmek olduğunu yazar. İki metrekarelik hücrem mezara benziyordu. Duvarlar kirli beyaz, yapay mermerdendi. Taşın dokusu yaşlı bir adamın solgun ve şeffaf derisini andırıyordu. Duvarlar temizdi, hatta berbat bir el yazısıyla yazılmış o şiiri saymazsak tek leke yoktu. Üç cümle diğerlerinden daha büyük yazılmıştı: "Allah'ım bana acı", "Pişmanım Allah'ım" ve "Lütfen bana yardım et, Allah'ım."

Karım Paola, kanepede iki haftalık kızımız Marianna'yı emziriyor. Küçük kız, sütün her damlasının tadını çıkarıyor. Hiçbir "Meryem ve çocuk" tablosu bundan daha güzel olamaz. Evin'deyken kafamın içinde çalıp duran ve biraz huzur bulmamı sağlayan şarkılardan birini dinliyoruz, Leonard Cohen'den "Elveda Demenin Yolu Bu Değil":
Seni sabah sevdim
Derin ve sıcak öpüşmelerimiz,
Yastığın üstündeki başın
Uyuklayan altın bir fırtına gibi

Bu dizeler benim için Paola oldu. Söz ve ezgiden oluşan müzikal bir sığınağın parçası gibi. Bunlar hayatta kalmamı sağladı. Teşekkürler, Bay Cohen.

Bir gardiyan beni uyandırdı ve sabah namazından sonra tekrar "uzmanımla" görüştürüleceğimi söyledi. Cezaevi gardiyanları sorguculara böyle diyordu. Bu 24 saatte üçüncü seansım olacaktı.

Bay Gülsuyu'nun sorgu odasında esnediğini duyuyordum. Yediği soyulmuş ve tuzlanmış salatalığın yarısını isteyip istemediğimi sordu. Teklifini geri çevirdiğimde, bozuldu. "Sence sorgucular ellerini yıkamıyor mu?" Peki deyip, salatalığı yedim.

Bay Gülsuyu, Nisan'da, seçimden önce, sekiz gazeteci ve fotoğrafçıyla beraber bir arkadaşımın Tahran'daki evinde katıldığım akşam yemeğini anlatmamı istedi. "Siz son derece Amerikan bir şebekenin parçasısınız" dedi sanki mahkeme salonunda iddianamesini sunuyormuşçasına. "Düzeltmeme izin verin, siz gizli bir Amerikan şebekesinin yöneticisisiniz, bu grup o akşam yemeğine gelenleri de kapsıyor."

"Sadece bir akşam yemeğiydi" diye mırıldandım.
"Evet. Son derece Amerikan bir akşam yemeği. New Jersey'de ya da benzer başka bir yerde de olabilirdi." Durakladı. "Tahran'da, kendi New Jersey'inizde."
New Jersey?
"New Jersey'de bulundunuz, öyle değil mi, Bay Bahari?" Bunun düşüncesi onu öfkelendiriyor gibiydi ve kendisinin nedense New Jersey'e gitmeyi gizliden gizliye istediği düşüncesi beni sardı. İslam Cumhuriyeti memurlarıyla başınıza gelebilecek en kötü şey, onlara yukarıdan baktığınızı düşünmeleridir.

"Pek de o kadar güzel bir yer sayılmaz" dedim sohbet eder gibi.
"Umurumda değil. Şunu biliyorum ki, orası da bu ülkede yaratmak istediğiniz gibi Allahsız bir yer."
"Özür dilerim. Anlayamıyorum."
"Siz bu ülkede, Muhammed'in bozulmamış dininin kökünü kazımak ve onu 'Amerikan' İslam'ıyla değiştirmek istiyorsunuz. New Jersey İslam'ıyla." O kendi iddianamesini inşa ediyordu ve tepkilerimin hiç önemi yoktu. "Anlat," dedi "akşam yemeğindeki kadınlardan herhangi birinin başörtüsü var mıydı?"
"Hayır."
"O zaman bana gizli bir Amerikan şebekesinde olmadığını söyleme. Bir New Jersey şebekesi."

Tahran'da doğdum. Okumak ve bir gazeteci ve belgesel film yapımcısı olarak kariyerime başlamak için Kanada ve Britanya'ya gitmeden önce yaşamımın 19 yılını orada geçirdim. 1998'de film çekmek ve Newsweek'e muhabirlik yapmak için geri döndüm. Ancak tutuklanana kadar İslam Cumhuriyeti'ni içten çürüten yıpratıcı şüphenin ne kadar kuvvetli olabileceğini kavrayamamıştım. Gardiyanlar her yanda gerçek düşmanlar görüyor -içeride reformistler, dışarıda yüz binlerce ABD birliği. Daha da kötüsü gölgeler -Britanya, ABD ve İsrail'in casusu olabileceğinden şüphelenilenler- onlara karşı kendi korku dolu mantıklarını ve yeniden üretilmiş tarihlerini zorla kabul ettiriyorlar. Sadece Müslümanlar, sadece onlar mağdur.

Bunlar olurken, ben belki de Yahudi Soykırımı (1994 yapımı Aziz Louis'in Yolculuğu) üzerine film yapan tek İranlı hatta tek Müslüman yönetmendim. Bu Bay Gülsuyu'nu çok öfkelendirmişti. Beni Yahudi ve Siyonist "unsurlarla" ilişkilendirmek için çok çaba sarf etti. Onun kitabında Yahudiler sadece "unsur".

Bay Gülsuyu'nun hayatında bir Yahudi görüp görmediğini bilmiyorum. Bence görmemiştir. New Jersey'i de görmedi. Ancak, o bilinmesi gereken her şeyi bildiğine inanıyordu.

Bay Gülsuyu yalnız değildi. Odada başka bir sorgucunun sesini daha duyuyordum. Yakınıma geldiğinde cilalı, siyah ayakkabılarını gördüm. Pantolonu düzgün ütülenmişti ve ütü çizgisi vardı. "Bay Bahari, son derece genel yanıtlar vermişsiniz. Daha detaylı olabileceğinizi umuyorum," dedi. Sesi daha ılımlıydı. O bugün iyi polisti, mantığın sesiydi.

"Ne biliyorsam yazdım, efendim ve daha fazla detay vermem için yalan söylemem gerekir."
"O zaman" dedi o ana kadar gayet sessiz olan Bay Gülsuyu, "elimizde ilginç bir video görüntünüz var. Belki bu sizi işbirliğine ikna eder." Bunun ne olabileceğini hayal dahi edemiyordum. Kişisel bir şey mi? Arkadaşlarımı riske atabilecek bir şey mi? Kendime yanlış bir şey yapmadığımı hatırlattım.

Gözlerimdeki bandın altından dizüstü bir bilgisayar ekranının ışığını gördüm. Sonra birinin konuşmalarını duydum. Başka bir mahkûmun itiraf kaydıydı. "Bu değil" dedi ikinci sorgucu. "Kahvehanedeki ajan diye işaretli." Bay Gülsuyu bilgisayarı kurcaladı. Diğeri araya girerek DVD'yi değiştirdi. Sonra, The Daily Show'daki Jon Stewart'ın sesini duydum.

Birkaç hafta önce yüzlerce yabancı gazetecinin seçimi izlemek üzere ülkeye girişine izin verilmişti. Bunların arasında Stewart'ın hicivli haber programından bir "muhabir" de vardı. Kalın kafalı bir Amerikalı rolü yapan Jason, benimle Tahran'daki bir kahvehanede röportaj yapmıştı. Ortadoğu'daki yabancı askerleri anlatan ikinci sınıf filmlerdeki gibi giyinmişti -boynunda Filistin kefiyesi sarılıydı ve koyu güneş gözlükleri vardı. "Röportaj" çok kısaydı. Jason bana İran'ın neden şeytani olduğunu soruyordu. Ben de İran'ın şeytani olmadığını anlatıyordum. İşin doğrusu İran ve Amerika'nın pek çok ortak düşmanı olduğunu da eklemiştim. Ne var ki, ne dediğimle fazla ilgilenmiyordu. Onlar Jason'a takmıştı.

"Bu Amerikalı neden casus gibi giyinmiş, Bay Bahari" diye sordu yeni olan.
"Casus rolü yapıyor. Bu bir komedi şovu" diye yanıtladım.
"Doğruyu söyle" diye bağırdı Bay Gülsuyu. "Bir kahvede kefiye ve güneş gözlüğüyle oturmanın nesi komik?"
"Sadece bir şaka. Aptalca bir şey." Endişeleniyordum. "Onun gerçek bir casus olduğunu söylemiyorsunuz umarım."

"Casus rolü yapan bir gazetecinin neden sizinle röportaj yapmayı seçtiğini açıklayabilir misiniz" diye sordu ütülü pantolonlu adam. "Bağlantılarınızdan dolayı onlara programları için kiminle röportaj yapacaklarını söylediğinizi biliyoruz." Jason'ın röportaj yapılan diğer İranlılar -eski bir başkan yardımcısı ve eski bir dışişleri bakanı- benden bir hafta önce DM baskınlarında tutuklanmıştı. "Bu sadece mizah," dedim kendimi güçsüz hissederek.

Gülsuyu sabrının tükenmeye başladığını söyleyip "İran ve Amerika'nın çok sayıda ortak noktası olduğunu söylemek de komik mi" diye sordu. Sol kulağımı kavrayıp burkmaya başladı. Ardından kulağıma fısıldadı. "Bu davranışların sana yardımı dokunmaz. Bu hapishanede çok insan çürüdü. Sen de onlardan biri olabilirsin."
"İtiraf" ettiğim günün sabahında kendimi Leonard Cohen'ın İkinci Dünya Savaşı'ndaki direnişçilerini anlatan "Partizan" şarkısını mırıldanırken buldum.

Sınırı dalgalar halinde geçtiklerinde
Teslim olmamı söylediler,
Bunu yapamazdım;
Silahımı alıp kayıplara karıştım.

Direnmek düşüncesi benim de aklımdan geçti. Ama niçin? Bir gazeteciydim, özgürlük savaşçısı değil. İran'daki siyasi mahkûmlar hep sahte itirafa zorlanıyordu. Dolayısıyla mağdurlara sempati duydum. Diğerlerinin de benim hakkımda aynı şeyleri hissedeceğinden emindim. Ancak üzerinden aylar geçmesine rağmen şimdi bile yaşadıklarım içimi kemiriyor. Şah zamanı babam dört yılını hapiste geçirmiş ama bir kez bile af dilememişti. Oğlu, sekiz gün sonra Dini Lider'den af dileseydi ne düşünürdü?

Bir gardiyan hücremin kapısını açtığında derin uykudaydım. "Uyan! Uzmanınla randevun var!" Bay Gülsuyu her zamanki gibi merhaba demedi. "Eğlence bitti" dedi. Ardından kolumdan tutup beni hızla sürüklemeye başladı. Nefes nefese konuşuyor, "İslami nezaket bitti. Seni küçük casus, başına neler geleceğini sana göstereceğiz. Nelere muktedir olduğumuzu göreceksin" gibi lafları tekrar edip duruyordu. Beni bir odaya soktu. Bana içeride kendi aralarında fısıldaşan bir kabalık varmış gibi geldi. Ağır bir ter ve gülsuyu kokusu aldım.

Bir anda odada selamünaleyküm sesleri birbirine karıştı. Herkes "Hacı Ağa" denen birine selam vermek istiyordu. İran'da kıdemli memurlara Hacı denir. Biri benim elimden tutup Hacı Ağa'yla el sıkıştırdı.
"Merhaba, Bay Bahari" dedi. "Neden burada olduğunuzu biliyor musunuz?" Sesi tanıdık geldi. Sanki İran televizyonunda program yapan ünlü bir rejim propagandacısının sesiydi. Tanınmayı kesinlikle istemiyordu. Gözlerimi sımsıkı kapamamı söyledi.

sayı: 57

Sayfa: 1 2

Yorumlar
Member Comments

 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Avrupa ve ABD'de yüksek kakao içerikli çikolata tüketimi yüzde 43 oranında arttı. Önceleri en pahalı ürün gamında sütlü çikolatalar yer ...

 

The Peek
 
 

Yılın en büyük güncel sanat etkinliğindeki provokasyona karşı koymak kolay değil.

 
 
 
 

Neden Andorra'lılar, Sardinya'lılar ya da Okinawa'lılar dünyadaki herkesten daha uzun yaşıyor?