118 gün, 12 saat, 54 dakika
- Diğer Dünya Haberleri
- El Kaide kamplarındaki Türkler
- 15 Eylül
- İlişkili Haberler
- Maziar Bahari serbest
- Maziar Bahari'ye özgürlük
Sorgu memurum beni tahta bir sandalyeye oturttu. Kolçağı vardı, ilkokuldaki sandalyem gibi. Aşağı bakmamı emretti, oysa zaten gözlerim bağlıydı: "Asla yukarı bakma Bay Bahari. Burada bulunduğun sürece -ki ne kadar kalacağını bilmiyoruz- asla yukarı bakma." Gözümdeki bağın altından tek görebildiğim, sorgucumun siyah deri terlikleriydi. Terlikleri görünce endişelendim. Sanki uzun bir sorgu için karşımdaydı.
"Bay Bahari, yabancı istihbarat örgütlerinin ajanısın" diye başladı. O ve adamları beni birkaç saat önce yatağımdan sürükleyip tutukladığında ona bir an bakmıştım. İri yarı bir adamdı. (Sonradan gardiyanların ona "koca adam" dediğini öğrenecektim.) Cildi koyuydu, İran'ın güneyindekiler gibi. Kalın mercekli bir gözlük takıyordu. Fakat şu anda onu sadece sesinden, nefes alış verişinden ve günde birkaç kere namazdan önce abdest alan, ama nadiren duş yapan dindar adamların sürdüğü gülsuyu kokusundan ayırt edebilirim.
Bay Gülsuyu'nun sadece terliklerini görebiliyordum; tepeme dikilmişti.
"Acaba hangi örgütler olduğunu öğrenebilir miyim" diye geveledim.
"Yüksek sesle konuş" diye bağırdı. Eğildi, nefesini yüzümde hissedebiliyordum. "Ne dedin sen?"
"Mümkünse hangi örgütler olduğunu söyleyebilir misiniz acaba."
"CIA, MI6, Mossad ve Newsweek." Bu adları kısık fakat kendinden emin bir sesle sıraladı.
Bay Gülsuyu'nun özgüveni karşısında donakalmıştım. O sıralar, paramparça olmuş İran yönetiminin hangi fraksiyonundandı, bilmiyordum. Tutuklandığımda, bir haftadır yüz binlerce protestocu Tahran sokaklarına dökülmüştü, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad'ın yeniden seçildiği tartışmalı seçimleri protesto ediyorlardı. Basij diye bilinen coplarla kuşanmış milisler, coplarını kadınlı erkekli protestocular üzerinde kullanıyordu. Fakat bazıları da karşılık veriyordu. İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney protestoların durması için bir fetva vermişti, fakat o sırada kimsenin duracağı yok gibiydi.
Devrim Muhafızları (DM) diye bilinen örgütün istihbaratı tarafından evimden alındığımı daha sonra keşfedecektim. Haziran'daki seçimlerden önce Muhafızlar'ın bu birimini pek az kişi biliyordu; gazeteciler ve entelektüeller yöneticilere zıt düştüklerinde genelde resmi İstihbarat Bakanlığı tarafından sorgulanırdı. Fakat doğrudan Hamaney'e bağlı çalışan DM baş döndürücü bir hızla güçlenmişti. Pek çok kişi Muhafızlar'ın seçime şaibe karıştırdığından şüpheleniyordu. Seçim sonrası alınan sıkı önlemlerin başını onların çektiği kesin.
Şu anda İran'ın iç güvenliğinden DM istihbaratı sorumlu, bu da örgütün öfkeli paranoyalarının, rejimi iyiden iyiye çevrelediği anlamına geliyor. Sistem içinde, İran'ın uluslararası arenadaki çıkarlarına dair rasyonel kararlar alabilen birkaç isim kaldı; kalmasaydı ben hâlâ hapiste olurdum. Öte yandan Muhafızlar, İslam Cumhuriyeti'nin güvensizliklerini ve derinlere kök salmış şüpheciliğini daha da azdırıyor. Tahran'ın tehditkâr nükleer programını bertaraf etmek üzere müzakere uğraşındaki dünyanın bu zihniyeti ve DM'nin İran'daki rolünü anlaması çok önemli. Muhafızların elindeyken bu gerçek hakkında çok şey öğrendim.
Evin'de yaşadıklarım eğiticiydi -hangi cevapların dayağa neden olduğuna kadar her şeyi öğrendim. Bay Gülsuyu'nun terliklerini ve gri çoraplarını inceledim. İran'da düşük mevkideki memurlar genelde pejmürde plastik sandaletler giyer, çorapları deliktir. İlk günümde Bay Gülsuyu'nun kıdemsiz bir ajan olmasını ümit ediyordum, kendini önemli göstermeye çalışan bir dalkavuk. Gözlerim çoraplarında delik aradı. Ama yoktu. Terlikleri de cilalanmış gibiydi.
Bay Gülsuyu, 118 gün, 12 saat, 54 dakika boyunca benim can düşmanım olacaktı. Bana adını hiç söylemedi. Yüzünü sadece iki defa gördüm. İlk karşılaştığımızda beni tutuklayan ekibin başıydı. "Bizimle işbirliği yapmazsan bu hapishane senin için yolun sonu olabilir," karşılama sözleriydi. İkinci ve son görüşümdeyse, özgür bırakıldıktan sonra hapishanede olanları asla kimseye anlatmamam konusunda uyardı. "İtaat etmezsen, biz insanı nerede olursa olsun bulur ve bir torbaya tıkarız" dedi. "Kimse elimizden kaçamaz."
Ona inanmadım, hâlâ da inanmıyorum. Onlar belirsizliğin efendileri, bu duyguyu düşmanlarına, arkadaşlarına, hatta belki kendilerine de işliyorlar. Elinde olsaydı Bay Gülsuyu hayatımın geri kalanında beni tehdit etmeye devam ederdi. Fakat 118 gün yetti. Daha fazla onun tutsağı olmak istemiyorum.
O gün dördü benim için gelmişti. Anneme, bana bir mektup getirdiklerini söyleyip sonra arama emrine benzer bir şeyle eve girmişler. Annem beni usulca uyandırdı. "Dört beyefendi içeride; ...'den geldiklerini söylüyorlar, savcılıktan mı acaba? Seni alıp götürmek istediklerini söylüyorlar." Sesi sakindi. Babam 1950'lerde Şah'a karşı mücadele verdiği için üst üste hapse girmişti. Annem bu gibi durumlarda nasıl konuşması gerektiğini bilirdi.
Adamlar tuhaf biçimde terbiyeliydi. Evimize girerken ayakkabılarını çıkarmışlardı. Odamı ararken annemin çay ikramını geri çevirdiler. Bana daha sonra, tutukladıkları insanların ailelerine zahmet vermek istemediklerini söylediler. Öte yandan masum bir insanı tutuklama ihtimali canlarını sıkmıyordu. Zamanında Ayetullah Humeyni bir fetva vermişti: "[İslami] sistemi hayatta tutmak, bir Müslüman'ın en önemli görevidir." Kafalarında dini görevlerini yerine getirdikleri fikri vardı.
Adamlardan üçü mülayim görünüyordu. Bay Gülsuyu'nun patron olduğu çok belliydi. Kahverengi bir takım ile beyaz bir gömlek giymişti. Odama girdiğinde beni avını yakalar gibi kapmıştı. Ceketinin altından tabancasını görebiliyordum, fakat bana öyle bir bakış atmıştı ki, silah olarak o bakışı kullanmayı tercih ettiğini açıkça belli etmişti. İflahımı kesene kadar bana o şekilde bakacaktı. Beni dışarı sürüklerken "Endişelenmeyin" dedi anneme gülümseyerek, "misafirimiz olacak."
Dışarıda plakasız beş araba bekliyordu. Arabaya binince, Evin Hapishanesi'ne mi gittiğimizi sordum. "Belki evet, belki hayır" dedi. Sonra gözlüğümü çıkarmamı ve gözlerimi bağlamamı istediler. Etrafa son kez baktım. Kürdistan otoyolundan kuzeye ilerliyorduk. Kesinlikle Evin'e gidiyorduk.
1960'larda Şah döneminde, politik mahkûmlar için inşa edilen yüksek güvenlikli bir cezaevi olan Evin, kısa sürede çekilen tırnaklar ve kırılan kollarla eşanlamlı hale geldi. Cezaevinin ilk sakinleri çoğunlukla komünistler ve İslamcılar'dı. 1979 devriminden sonra İslamcılar esirlerini buraya koydukları gibi pek çok solcu eski hücre arkadaşlarını da burada bıraktılar. İslamcılar eski teknikleri daha da etkili kullandılar. Şah'ın işkencecilerinden kurtulanların çoğu, yeni yönetimde birkaç günde dağıldı.
"Ebu Garib, Guantanamo ya da siz Amerikalılar'ın inşa ettiği her neresi varsa oraya hoş geldin" dedi bir gardiyan bana. Azeri aksanıyla konuşuyordu ve sesi yaşlı geliyordu. "Ben Amerikalı değilim kardeş" dedim gülümseyerek. "Onlar için çalışıyorsun o zaman öylesin" dedi. "Ama endişelenme. Burası kötü bir yer değil." Yaşlı adam beni başka bir binadaki bir gardiyana devretti. Hücreme götürüldüm.
Bir zamanlar sonradan bakan olan bir İslamcı gerillayla röportaj yapmıştım. Ona göre Şah'ın gizli polisinin sorunu mahkûmun iradesinin fiziksel baskıyla kırılabileceğini düşünmeleriydi ama bu sadece kurbanın azmini arttırırdı. "Devrimden sonra kardeşlerimizin ustalaştığı şey, bir insanın ruhunu onun bedenine çok fazla fiziksel şiddet uygulamadan yıkıma uğratmaktı." Hücreme adım attığımda "çok fazla olmayan şiddetin" ne kadar şiddet olabileceğini düşünmeye başladım.
Gözümdeki bandı çıkardım.
Kuran, Allah'ın günahkârlara verdiği en büyük cezalardan birinin mezarını küçültmek olduğunu yazar. İki metrekarelik hücrem mezara benziyordu. Duvarlar kirli beyaz, yapay mermerdendi. Taşın dokusu yaşlı bir adamın solgun ve şeffaf derisini andırıyordu. Duvarlar temizdi, hatta berbat bir el yazısıyla yazılmış o şiiri saymazsak tek leke yoktu. Üç cümle diğerlerinden daha büyük yazılmıştı: "Allah'ım bana acı", "Pişmanım Allah'ım" ve "Lütfen bana yardım et, Allah'ım."
Karım Paola, kanepede iki haftalık kızımız Marianna'yı emziriyor. Küçük kız, sütün her damlasının tadını çıkarıyor. Hiçbir "Meryem ve çocuk" tablosu bundan daha güzel olamaz. Evin'deyken kafamın içinde çalıp duran ve biraz huzur bulmamı sağlayan şarkılardan birini dinliyoruz, Leonard Cohen'den "Elveda Demenin Yolu Bu Değil":
Seni sabah sevdim
Derin ve sıcak öpüşmelerimiz,
Yastığın üstündeki başın
Uyuklayan altın bir fırtına gibi
Bu dizeler benim için Paola oldu. Söz ve ezgiden oluşan müzikal bir sığınağın parçası gibi. Bunlar hayatta kalmamı sağladı. Teşekkürler, Bay Cohen.
Bir gardiyan beni uyandırdı ve sabah namazından sonra tekrar "uzmanımla" görüştürüleceğimi söyledi. Cezaevi gardiyanları sorguculara böyle diyordu. Bu 24 saatte üçüncü seansım olacaktı.
Bay Gülsuyu'nun sorgu odasında esnediğini duyuyordum. Yediği soyulmuş ve tuzlanmış salatalığın yarısını isteyip istemediğimi sordu. Teklifini geri çevirdiğimde, bozuldu. "Sence sorgucular ellerini yıkamıyor mu?" Peki deyip, salatalığı yedim.
Bay Gülsuyu, Nisan'da, seçimden önce, sekiz gazeteci ve fotoğrafçıyla beraber bir arkadaşımın Tahran'daki evinde katıldığım akşam yemeğini anlatmamı istedi. "Siz son derece Amerikan bir şebekenin parçasısınız" dedi sanki mahkeme salonunda iddianamesini sunuyormuşçasına. "Düzeltmeme izin verin, siz gizli bir Amerikan şebekesinin yöneticisisiniz, bu grup o akşam yemeğine gelenleri de kapsıyor."
"Sadece bir akşam yemeğiydi" diye mırıldandım.
"Evet. Son derece Amerikan bir akşam yemeği. New Jersey'de ya da benzer başka bir yerde de olabilirdi." Durakladı. "Tahran'da, kendi New Jersey'inizde."
New Jersey?
"New Jersey'de bulundunuz, öyle değil mi, Bay Bahari?" Bunun düşüncesi onu öfkelendiriyor gibiydi ve kendisinin nedense New Jersey'e gitmeyi gizliden gizliye istediği düşüncesi beni sardı. İslam Cumhuriyeti memurlarıyla başınıza gelebilecek en kötü şey, onlara yukarıdan baktığınızı düşünmeleridir.
"Pek de o kadar güzel bir yer sayılmaz" dedim sohbet eder gibi.
"Umurumda değil. Şunu biliyorum ki, orası da bu ülkede yaratmak istediğiniz gibi Allahsız bir yer."
"Özür dilerim. Anlayamıyorum."
"Siz bu ülkede, Muhammed'in bozulmamış dininin kökünü kazımak ve onu 'Amerikan' İslam'ıyla değiştirmek istiyorsunuz. New Jersey İslam'ıyla." O kendi iddianamesini inşa ediyordu ve tepkilerimin hiç önemi yoktu. "Anlat," dedi "akşam yemeğindeki kadınlardan herhangi birinin başörtüsü var mıydı?"
"Hayır."
"O zaman bana gizli bir Amerikan şebekesinde olmadığını söyleme. Bir New Jersey şebekesi."
Tahran'da doğdum. Okumak ve bir gazeteci ve belgesel film yapımcısı olarak kariyerime başlamak için Kanada ve Britanya'ya gitmeden önce yaşamımın 19 yılını orada geçirdim. 1998'de film çekmek ve Newsweek'e muhabirlik yapmak için geri döndüm. Ancak tutuklanana kadar İslam Cumhuriyeti'ni içten çürüten yıpratıcı şüphenin ne kadar kuvvetli olabileceğini kavrayamamıştım. Gardiyanlar her yanda gerçek düşmanlar görüyor -içeride reformistler, dışarıda yüz binlerce ABD birliği. Daha da kötüsü gölgeler -Britanya, ABD ve İsrail'in casusu olabileceğinden şüphelenilenler- onlara karşı kendi korku dolu mantıklarını ve yeniden üretilmiş tarihlerini zorla kabul ettiriyorlar. Sadece Müslümanlar, sadece onlar mağdur.
Bunlar olurken, ben belki de Yahudi Soykırımı (1994 yapımı Aziz Louis'in Yolculuğu) üzerine film yapan tek İranlı hatta tek Müslüman yönetmendim. Bu Bay Gülsuyu'nu çok öfkelendirmişti. Beni Yahudi ve Siyonist "unsurlarla" ilişkilendirmek için çok çaba sarf etti. Onun kitabında Yahudiler sadece "unsur".
Bay Gülsuyu'nun hayatında bir Yahudi görüp görmediğini bilmiyorum. Bence görmemiştir. New Jersey'i de görmedi. Ancak, o bilinmesi gereken her şeyi bildiğine inanıyordu.
Bay Gülsuyu yalnız değildi. Odada başka bir sorgucunun sesini daha duyuyordum. Yakınıma geldiğinde cilalı, siyah ayakkabılarını gördüm. Pantolonu düzgün ütülenmişti ve ütü çizgisi vardı. "Bay Bahari, son derece genel yanıtlar vermişsiniz. Daha detaylı olabileceğinizi umuyorum," dedi. Sesi daha ılımlıydı. O bugün iyi polisti, mantığın sesiydi.
"Ne biliyorsam yazdım, efendim ve daha fazla detay vermem için yalan söylemem gerekir."
"O zaman" dedi o ana kadar gayet sessiz olan Bay Gülsuyu, "elimizde ilginç bir video görüntünüz var. Belki bu sizi işbirliğine ikna eder." Bunun ne olabileceğini hayal dahi edemiyordum. Kişisel bir şey mi? Arkadaşlarımı riske atabilecek bir şey mi? Kendime yanlış bir şey yapmadığımı hatırlattım.
Gözlerimdeki bandın altından dizüstü bir bilgisayar ekranının ışığını gördüm. Sonra birinin konuşmalarını duydum. Başka bir mahkûmun itiraf kaydıydı. "Bu değil" dedi ikinci sorgucu. "Kahvehanedeki ajan diye işaretli." Bay Gülsuyu bilgisayarı kurcaladı. Diğeri araya girerek DVD'yi değiştirdi. Sonra, The Daily Show'daki Jon Stewart'ın sesini duydum.
Birkaç hafta önce yüzlerce yabancı gazetecinin seçimi izlemek üzere ülkeye girişine izin verilmişti. Bunların arasında Stewart'ın hicivli haber programından bir "muhabir" de vardı. Kalın kafalı bir Amerikalı rolü yapan Jason, benimle Tahran'daki bir kahvehanede röportaj yapmıştı. Ortadoğu'daki yabancı askerleri anlatan ikinci sınıf filmlerdeki gibi giyinmişti -boynunda Filistin kefiyesi sarılıydı ve koyu güneş gözlükleri vardı. "Röportaj" çok kısaydı. Jason bana İran'ın neden şeytani olduğunu soruyordu. Ben de İran'ın şeytani olmadığını anlatıyordum. İşin doğrusu İran ve Amerika'nın pek çok ortak düşmanı olduğunu da eklemiştim. Ne var ki, ne dediğimle fazla ilgilenmiyordu. Onlar Jason'a takmıştı.
"Bu Amerikalı neden casus gibi giyinmiş, Bay Bahari" diye sordu yeni olan.
"Casus rolü yapıyor. Bu bir komedi şovu" diye yanıtladım.
"Doğruyu söyle" diye bağırdı Bay Gülsuyu. "Bir kahvede kefiye ve güneş gözlüğüyle oturmanın nesi komik?"
"Sadece bir şaka. Aptalca bir şey." Endişeleniyordum. "Onun gerçek bir casus olduğunu söylemiyorsunuz umarım."
"Casus rolü yapan bir gazetecinin neden sizinle röportaj yapmayı seçtiğini açıklayabilir misiniz" diye sordu ütülü pantolonlu adam. "Bağlantılarınızdan dolayı onlara programları için kiminle röportaj yapacaklarını söylediğinizi biliyoruz." Jason'ın röportaj yapılan diğer İranlılar -eski bir başkan yardımcısı ve eski bir dışişleri bakanı- benden bir hafta önce DM baskınlarında tutuklanmıştı. "Bu sadece mizah," dedim kendimi güçsüz hissederek.
Gülsuyu sabrının tükenmeye başladığını söyleyip "İran ve Amerika'nın çok sayıda ortak noktası olduğunu söylemek de komik mi" diye sordu. Sol kulağımı kavrayıp burkmaya başladı. Ardından kulağıma fısıldadı. "Bu davranışların sana yardımı dokunmaz. Bu hapishanede çok insan çürüdü. Sen de onlardan biri olabilirsin."
"İtiraf" ettiğim günün sabahında kendimi Leonard Cohen'ın İkinci Dünya Savaşı'ndaki direnişçilerini anlatan "Partizan" şarkısını mırıldanırken buldum.
Sınırı dalgalar halinde geçtiklerinde
Teslim olmamı söylediler,
Bunu yapamazdım;
Silahımı alıp kayıplara karıştım.
Direnmek düşüncesi benim de aklımdan geçti. Ama niçin? Bir gazeteciydim, özgürlük savaşçısı değil. İran'daki siyasi mahkûmlar hep sahte itirafa zorlanıyordu. Dolayısıyla mağdurlara sempati duydum. Diğerlerinin de benim hakkımda aynı şeyleri hissedeceğinden emindim. Ancak üzerinden aylar geçmesine rağmen şimdi bile yaşadıklarım içimi kemiriyor. Şah zamanı babam dört yılını hapiste geçirmiş ama bir kez bile af dilememişti. Oğlu, sekiz gün sonra Dini Lider'den af dileseydi ne düşünürdü?
Bir gardiyan hücremin kapısını açtığında derin uykudaydım. "Uyan! Uzmanınla randevun var!" Bay Gülsuyu her zamanki gibi merhaba demedi. "Eğlence bitti" dedi. Ardından kolumdan tutup beni hızla sürüklemeye başladı. Nefes nefese konuşuyor, "İslami nezaket bitti. Seni küçük casus, başına neler geleceğini sana göstereceğiz. Nelere muktedir olduğumuzu göreceksin" gibi lafları tekrar edip duruyordu. Beni bir odaya soktu. Bana içeride kendi aralarında fısıldaşan bir kabalık varmış gibi geldi. Ağır bir ter ve gülsuyu kokusu aldım.
Bir anda odada selamünaleyküm sesleri birbirine karıştı. Herkes "Hacı Ağa" denen birine selam vermek istiyordu. İran'da kıdemli memurlara Hacı denir. Biri benim elimden tutup Hacı Ağa'yla el sıkıştırdı.
"Merhaba, Bay Bahari" dedi. "Neden burada olduğunuzu biliyor musunuz?" Sesi tanıdık geldi. Sanki İran televizyonunda program yapan ünlü bir rejim propagandacısının sesiydi. Tanınmayı kesinlikle istemiyordu. Gözlerimi sımsıkı kapamamı söyledi.
sayı: 57
Başını çevirip birine "Araba gelmedi mi daha" diye sordu. Sonra yeniden bana döndü. "Bay Bahari, casusluk yaptığınızdan şüpheleniliyor. Bilinen birkaç casusla temas halindesiniz." Arkadaşlarımdan bazılarının adını verdi. Çoğu sürgünde olan İranlı sanatçı ve entelektüellerdi. Bir arabanın beni karşı casusluk birimine götürmek üzere yolda olduğunu söyledi. Orada günde 15 saatten fazla sorgulanacaktım ve konuşana dek "her türlü yöntem"e tabi tutulacaktım. Soruşturma "dört ila altı yıl" alacaktı. İdama mahkûm edilebilirdim.
Hacı Ağa "ölüm" kelimesini sanki bir fincan çaydan bahsedermiş gibi telaffuz etmeye özen gösterdi. "Bir fincan çay içmek ister misiniz?"
"Teşekkürler," dedim. Zar zor konuşabiliyordum. Annem, doğmamış çocuğum ve Paola'yla ilgili düşüncelere dalmıştım. Onları nasıl böyle bir duruma düşürdüm? Kötü bir evlat, eş ve baba olduğumu düşündüm. Hacı Ağa "Tabii" deyip biraz duraladı "Bay Bahari, anlaşmayı düşünürseniz o başka."
Çeşitli istihbarat kuruluşları için çalışmanın yanı sıra Bay Gülsuyu'nun ısrarlı "Batı basınının İran'daki ajanları tarafından İran'daki seçim haberlerinin sunuluşunu planlamakla" da suçlandım. Bu tanıdık bir korkutmacaydı. Ayetullah Hamaney "kültürel NATO"nun (İslam Cumhuriyeti'ni güya içten yıkmaya çalışan gazeteciler, eylemciler, bilim insanları ve hukukçular ağının) askeri kanat kadar tehditkâr olduğu konusunda İranlılar'ı uyarmayı severdi. Hamaney ve Devrim Muhafızları'nın Haziran'da seçim sonrasında protestoların yabancılarca düzenlendiğinden şüphesi yoktu veya en azından İranlılar'ın öyle düşünmesini istiyorlardı. Olaylar dizisini "kadife devrim" ya da "yumuşak darbe" olarak nitelendirdiler. Bay Gülsuyu daha ilk günden "Herhangi bir sabotajcıdan veya katilden daha kötüsün," diyerek öfkesini kusmaya başlamıştı. "Bu suçlular bir şeylere zarar veriyor veya birilerini öldürüyor. Sen ise insanların şuurunu yıkıyor, onları Hamaney'e karşı kışkırtıyorsun."
Bay Gülsuyu'na göre Hamaney'e çektirdiğim cefadan ötürü suçluydum. Şimdi bundan pişman olacaktım.
Ertesi sabah Hacı Ağa'nın ofisine götürüldüm. Kameralar tripodların üzerine yerleştirilmişti. Bay Gülsuyu bir perdenin arkasında oturmuştu; devlete bağlı üç medya kuruluşundan muhabirlere soruları vermişti. Hacı Ağa, bana "Yanıtlarınızı en anlaşılır şekilde -ve tabiî ki kendi kelimelerinizle verin" dedi. Batı medyasını kullanan yabancıların ve yozlaşmış elitlerin nasıl kadife devrimi sahneye koyduğunu ve dini liderin bilgeliği ve âlicenaplığı sayesinde nasıl bu girişimin engellendiğini anlatmak üzereydim.
Olabildiğince kaçamak cevaplar vermeye çalışıyordum, böylece alaycı bir tarafsızlık içinde görünmeyi ümit ediyordum. (Eski İstihbarat Bakanlığı'ndan bir kaynağım, daha sonra o gün söylediklerimin "hem konuşup hem de hiçbir şey söylememe sanatının iyi bir örneği" olduğunu söylemişti.) Bay Gülsuyu ile şakalaşıp, ona yardım etmeye çalışan "gazetecilerden" birine karşı içimde öfke kabarıyordu.
Hacı Ağa "itiraftan" sonra serbest kalacağıma söz vermişti. Fakat iri yarı Bay Gülsuyu sonraki görüşmemizde beni sorgu odasına kapatıp ilk kez dövmeye başladı.
Polis el kitaplarının bazılarına göre, Batı'dakiler bile, mahkûma yumrukla vurmak saldırı sayılıyor ama tokat atmak suç değil. Bay Gülsuyu bu tür bir kılavuz okumuş olmalı. Etli avuçlarıyla boynuma ve omuzlarıma sert tokatlar indiriyordu. "Anlaştığımızı zannediyordum, efendim!" Vücudumu korumaya çalışarak ona karşı çıkıyordum.
"Ellerini kaldır, seni aşağılık ajan" diye bağırıyordu. "Anlaşma? Senin gibi bir ajana karşı hangi aptal anlaşmaya varacaktık ki?"
Dayaklar o günden Eylül'ün sonuna kadar devam edecekti. Bay Gülsuyu soru sorarken vurmuyordu. Kontrolün elinde olduğunu göstermek için sorgudan önce ya da sonra dövüyordu. Bundan zevk almıyormuş gibi yapıyordu. Bir keresinde kızgın olduğu için bana vurduğunu söylemişti. "Yaptıkların kanıma dokunuyor Mazi. Sana elimi kaldırmak istemiyorum fakat Dini Lideri aşağılayan birine karşı nasıl davranmamı bekliyorsun?" Babasının 1979 Devrimi'nden önce siyasi mahkûm olduğunu ve Şah'ın işkenceleri sırasında vahşice ayak tırnakları söküldüğü için hâlâ doğru düzgün yürüyemediğini söyleyerek kendimi şanslı hissetmem gerektiğini ima ediyordu.
Değildim. Yılda bir iki kez migren ağrılarıyla yere yıkılırım. Bay Gülsuyu, Evin Hapishanesi'ne getirdiğim ilaçlar sebebiyle durumumu biliyordu ve kafamın arkasına vurmaktan büyük keyif alıyordu.
Yine de en çok nefret ettiğim şey onun bana "Mazi" demesiydi. Bana sadece yakın arkadaşlarım ve ailem Mazi diye seslenir. Samimi ve sevecen bir lakap. Fakat onun ağzında tiksindirici duruyordu. "Sayılı günlerin olduğu için gerçekten üzgünüm Mazi," derdi Bay Gülsuyu. Onu bir dahaki görüşümde, boynumda bir ilmekle bir sandalye tepesine çıkacağıma ant içmişti. Sandalyeyi altımdan bizzat kendisi itecekti. İdam tarihimi önceden bilemeyecektim. Fakat sabah namazından sonra olacağını garanti ediyordu.
Bay Gülsuyu bazen uzun sorgu seanslarının ardından açılmaya başlıyordu. Bağırmaktan, vurmaktan, tekmelemekten ve kemeriyle kırbaçlamaktan usanıyor ve barmene itiraflarda bulunan bir sarhoş gibi tutarsız konuşmaya başlıyordu. Bir gece "Çoğu arkadaşım karısından boşanmak zorunda kaldı," dedi. "Geç saatlere kadar çalışmak zorundayız. Haber vermeden seyahatlere çıkıyoruz. Bu iş üzerimizde büyük bir psikolojik baskı oluşturuyor. Çoğu kadın bunu kabullenmiyor. Beni anladığı ve işime katlandığı için karımın ellerini, ayaklarını öpüyorum."
Ramazan'dan bir hafta önce bir gece cep telefonu çaldı. Arayan Bayan Gülsuyu'ydu. "Merhaba sevgilim." Eli boğazımdaydı. "Bal peteğim nasılsın?" Karısı Ramazan için yemek hazırlıyor olmalıydı. Elini kulağıma götürdü ve sıkmaya başladı. "Biliyorum, çok güzel, değil mi?.. Geçen seneden daha iyi... Annenin de sevmesi beni mutlu etti... Bu arada o nasıl?.. Tamam tatlım, o bir doktor ve ne söylediğini biliyor... Bir saniye bekle." Hızla kafamın arkasına vurdu ve "O kahrolası cevapları yazmanı söylemedim mi" diye bağırdı. Kafamı sandalyenin yazı tahtasına itti. Tekrar yazmaya başladım. Karısıyla konuşmaya devam etti. "Ne kadar daha burada olacağımı bilmiyorum. Burada uyuyabilirim. Beni yemeğe bekleme." Tekrar bana doğru yöneldi. Kemeri yazı tahtasına çarptı. "Yaz" diye gürledi.
Zamanla iyileşen morluklarımla Londra'ya ulaştım. Paola beni görünce şok oldu. Bay Gülsuyu'nun söz verdiği şeylerden biri de evime iskeletimi göndermekti. Haklı çıktı. Hapiste 11 kilo vermiştim.
Sorgulamalarla başa çıkmak için fiziksel ve zihinsel açıdan sağlıklı olmam gerektiğini çok çabuk anlamıştım. Küçücük hücremde günde beş saat egzersiz yapıyordum. 500 mekik ve 60 şınav çekiyordum ve yoga yapıyordum. Sırtüstü uzanıp bacaklarımı havaya kaldırıyor ve bisiklet çeviriyordum.
Bir süre hapishanenin avlusunda sabahları ve öğleden sonraları 30 dakika yürümeme izin verildi. Her seferinde altı ya da yedi kişi avluya çıkabiliyorduk ve gözlerimiz bağlı, bir aşağı bir yukarı yürüyorduk. Gardiyanlar bunu 'hava hori', yani temiz hava diyordu. Sadece bir kere başımı yukarı kaldırdım ve göz bağımın altından gökyüzüne baktım. İlk başta gözleri bağlı bir insanın nasıl yürüyebileceğine dair bir fikrim yoktu. Fakat kısa sürede avlu duvarları arasının kaç adım olduğunu ezberledim. Hatta ağır ağır koşmaya bile başlamıştım.
Yine de gerçek sığınağım müzikti. Bir keresinde öldüresiye dayak yedikten sonra, üç tane migren hapı yuttum ve bayıldım. Rüyamda iki kadın gördüm. Biri Şubat'ta lösemiden ölen kız kardeşim Meryem'i hatırlattı.
"Kimsiniz" diye sordum.
"Merhametin kızlarıyız" dediler.
Ağrılarımı hafifletmek için alnıma hafifçe dokundular. Rüyamda güldüm ve Leonard Cohen'in aynı adlı (Sisters of Mercy) şarkısını söylediğini işittim:
Merhametin kızları, caymadılar veya ümitlerini yitirmediler.
Artık dayanamayacağımı düşündüğümde yanımdaydılar.
Beni rahatlattılar ve ardından bana bu şarkıyı getirdiler.
Şarkıdaki sözleri mırıldanarak uyandım, ağrı kalmamıştı. O anda, Cohen benim evrenimin muhafızı oldu. O Bay Gülsuyu'nun asla keşfedemediği bir sırdı.
Arabada gözlerim bağlıydı. Bay Gülsuyu nereye gittiğimizi söylememişti, fakat rolümü anlattı. Beni darağacıyla tehdit ettiğinden beri sürekli gün ağarmadan başladığı sorgulamalarından birinde "Mazi, kendine ve ülkene bugün büyük bir hizmette bulunabilirsin" demişti. Enseme bir tokat indirdi. "Özgür olmak istiyorsun değil mi" diye sordu.
"Evet" dedim sakince.
"Yapacağın tek şey, bir basın konferansında Hacı Ağa'nın kadife devrimler hakkında sana öğrettiklerini tekrarlamak." Sertçe dizlerime vurdu. "Fakat bu sefer isimlere ihtiyacımız var. Kadife devrimin ajanlarının isimlerini bilmeliyiz Mazi. İsim vermezsen darağacına gidersin. Anladın mı?"
O sabah mahkemede beklerken, bir başka odada kir pas içindeki 100'den fazla mahkûm sanık koltuğunda otururken, savcının yüksek sesle, onların kadife devrim denen hadisedeki rolleri hakkında uzun ve saçma suçlamalarda bulunduğunu bilmiyordum. Ardından çoğu eski devlet bakanı ve önde gelen reformcular olan bu mahkûmların ikisinden - Cumhurbaşkanı eski yardımcısı Muhammed Ali Abtahi ve içişlerinden sorumlu eski bakan Muhammed Atrianfar- devlet güdümündeki gazeteciler önünde bu devrimdeki rollerini "itiraf" etmeleri istendi.
Sıram öğleden sonraydı. Tavuk şiş yiyip ayran içtik. Bay Gülsuyu tansiyonuna dikkat etmesi gerektiğini söyleyerek bana kendi içeceğini verdi. "İsimler, Mazi, isimler" diye de hatırlattı.
Yine hiç isim vermedim. Her kıdemli İranlı gazeteci gibi ben de bazı reformist politikacıları biliyordum. Aslında bu politikacıların birçoğu devrimcilere liderlik yapıyordu. Zaman geçtikçe kendilerinin de katkıda bulunduğu sistemin yaşaması için modernize edilmesinin şart olduğuna karar vermişlerdi. Yeni nesil Devrim Muhafızı komutanlarına karşıydılar. İran-Irak Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan bu sabit fikirli kişiler, İran'ın kendinden başka dostu olmadığına inanıyordu. Böylece yoz ve ahlâksız bir yönetim oluştu. Onların gözünde eski muhafızlar, sistemden temizlenmeliydi.
Bay Gülsuyu'nun reformistleri Batı'daki medya patronlarımla ilişkilendirerek, beni de onların arasına katmak istediği açıktı. Kürsüde hemen yanımda Kian Tajbakş isimli bir başka mahkûm oturuyordu. DM'nin canavar gibi gördüğü George Soros idaresindeki Açık Toplum Enstitüsü'nde çalışmış İran kökenli bir Amerikalı akademisyendi. İşin aslı hükümet her ikimizden de İran devletinin tehdit altında olduğuna dair şüpheleri doğrulamamızı istiyordu. Bay Gülsuyu "Size izin verenler sizden daha suçlu" demişti bir keresinde.
Mahkemenin ardından, Evin'e geri döndükten sonra, başıma ne geleceğini biliyordum. Sorgu odasında Bay Gülsuyu bir kelime bile etmeden beni dövdü. Açıklama yapmak zorunda değildi.
Günler günleri, saatler sonsuz saatleri kovaladı; sorgular, alçak komplolar etrafında giderek gerçek üstü bir hâl alarak devam etti. Ardından tanıdığım ya da tanıyabileceğim birilerinin isimleri, meslekleri, bağlantıları veya düşünceleri gibi somut olgulara dönüldü. Bu sorgulama sürecinin başlarında Bay Gülsuyu e-posta ve facebook şifrelerimi istemişti. Böylece buradaki bağlantılardan hareketle uzun bir isim listesi yapmıştı. Bu gazetecinin yabancı organizasyonlarla ve hükümetlerle ne gibi bir bağlantısı var? İran'daki olaylarda şu kişi ne rol üstlendi? Ve kadınlar... Onlarla cinsel ilişkiye girmiş miydim?
Bu son şüphe Bay Gülsuyu'nu haftalarca oyaladı. Genç bir adamdı, muhtemelen otuzlarında. Bazen, onun seksi beni aşağılamak için kullandığını düşünüyorum. Aynı zamanda Batı'da oldukça zaman geçirmiş birini gerçekten de merak ediyor gibiydi. Bir keresinde, bir kadın arkadaşımla nasıl tanıştığımı sordu.
"Partide tanıştık" dedim.
"Bir seks partisinde mi?"
Afalladım. Tereddütle "Seks partisi nedir bilmiyorum, daha önce böyle bir partide bulunmadım" dedim.
"Evet ya, seks partisi" dedi alaycı bir tonla. Kadınların örtünmeden gittiği her parti ona göre ahlâksızlığın hüküm sürdüğü bir ortamdı. Profesörlerinin kendisine Batı'daki özgür aşktan bahsettiğini söyledi. "Champs-Elysees'de herhangi bir kadını elinden tutup yatağa atamayacağını anlatma bana." Tıpkı "New Jersey" derken yaptığı gibi "Champs-Elysees"yi de heceleri uzatarak söylüyordu.
Bu anlamsızlık bunaltıcıydı. Ama hiç değilse, soru sormak insani bir iletişim biçimiydi. Bazen hücremde günlerce kilitli kalırdım. Çukurlaşmış gözlerimle beni çıkardıklarında, soru sormasını sabırsızlıkla beklerdim. İki kez ciddi ciddi gözlüklerimi kırarak cam parçalarıyla bileklerimi kesip intihar etmeyi düşündüm. Kan kaybından ölmek ne kadar sürer diye merak ediyordum.
Bir gün Bay Gülsuyu "Şu ana kadar hiç kimsenin senden bahsetmemesi çok garip. Hiç arkadaşın ya da akraban yok mu" diye sordu. Blöf yaptığını düşünüyordum, ama emin de değildim. Unutulmak, bir mahkûmun en kötü kâbusudur. Sonra bir Eylül sabahı, gardiyanların en seveceni -birbirimize müstehcen fıkralar anlatıyorduk- bana "Bay Hillary Clinton şimdi hava hori'ye çıkabilirsin" dedi.
Çok şaşırdım, "Neden Hillary Clinton" diye sordum. ABD Dışişleri Bakanı'nın Kanadalı mevkidaşıyla yaptığı görüşmeye gönderme yaparak, "Dün gece senden bahsetti" dedi. Mest olmuştum. Demek ki, salıverilmem konusunda uluslararası bir baskı vardı. Gardiyanı kucaklamak istedim; bunun yerine, ona bildiğim en komik ve müstehcen fıkralardan birini anlattım.
Daha önceleri, salıverilmem konusunda kendi kafamda arkadaşlarım ve meslektaşlarımla konuşuyor ve önerilerde bulunuyordum. Zamanla tüm bunlar boşunaymış gibi görünmeye başladı. Ama Eylül'de, salıverilmem konusunda baskı olduğunu hissettim. Önce telefonla annemi aramama, ardından Ramazan'da onunla iftar yapmama izin verdiler. Sonra da artık kimseyle röportaj yapmaması konusunda uyarmam için Paola'yı arayabildim. (Sağ olsun, Paola bunun aslında söyleşilerini daha da arttırması gerektiği anlamına geldiğinin farkındaydı.) Bay Gülsuyu, Ekim sonunda çocuğum doğmadan önce beni serbest bırakmak istediğini söylemeye başladı. Bu, salıverilmem için yürütülen kampanyanın en önemli parçasıydı. Serbest bırakılmamdan 11 gün önce aralarında Atrianfar'ın da bulunduğu önde gelen dört reformcunun kaldığı bir koğuşa taşındım. Televizyonumuz da vardı.
Rejime inancı kalmamış İranlı bir yetkili geçenlerde bana, DM yüzünden salıverilmemin haftalarca geciktiğini söyledi. Bay Gülsuyu, acilen ve en katı şekilde yargılanmam konusunda en çok bastıranlardanmış. Newsweek ve diğer basın organlarının serbest bırakılmamı sağlamak amacıyla yürüttüğü çok katmanlı kampanyanın -gazetelerdeki başyazılar, dilekçeler, diplomatik girişimler, dünya liderlerinin sessiz sedasız yürüttüğü şahsi girişimler- Bay Gülsuyu'nun umurunda olduğunu zannetmiyorum. Ama benim gözaltına alınmamı tasvip etmeyen İranlı yetkililer de vardı. Seçimlerin üzerinden kısa bir zaman geçmişti ve bu yetkililer belki fazla çekingenlerdi ya da yeteri kadar güçlü değillerdi. Ancak, Eylül'de İran nükleer müzakerelerin eşiğine geldiğinde, bu kişiler benim gereksiz bir dikkat dağınıklığına neden olduğumu savunmaya başladı. Aynı yetkili bana "Hapiste elimizi güçlendirmekten çok bize zararın dokunuyordu" dedi.
Çıkmazın nasıl aşıldığını hâlâ bilmiyorum. Birkaç yıl sonra Devrim Muhafızları daha da güçlendiğinde, artık hiçbir şey yapılamayabilir.
Dizüstü bilgisayarımda bunları yazarken gergin, ama neşeliyim:
Artık benimle bağlantı kurmayın. Asla hiç kimse adına casusluk yapmadım ve sizin adınıza casusluk yaparak da bu işe başlamaya hiç niyetim yok.
E-postayı Bay Gülsuyu'nun bana verdiği adrese gönderdim. Evin Hapishanesi'nden salıverilmemin hemen öncesinde, Bay Gülsuyu ülke dışına çıktığımda "DM'deki kardeşlerimle işbirliği yapacağıma" dair birtakım belgeler imzalatmıştı. Bana haklarında rapor vermemi istediği -ki bunlar arasında Londra'da ve diğer Batı şehirlerinde yaşayan pek çok arkadaşım da vardı- isimlerin bir listesini ve e-posta adresini verdi.
Ülkeyi terk etmeden önceki gece Tahran'ın merkezindeki bir otelde buluşmak istediğini söyledi. Bakışları beni tutukladığı günkü kadar tehditkârdı. Havadan sudan konuştuk. Yanında yaşlıca bir meslektaşı da vardı; sesini zaman zaman sorgu sırasında da duymuştum. Adam teselli edercesine "Gelecekte sizinle yapıcı bir işbirliği içinde olmayı ümit ediyoruz" dedi. Gülümseyip sözlerini nazikçe başımla onayladım. Bay Gülsuyu ise daha açık sözlüydü ve Devrim Muhafızları'nın dünyanın her yerinde beni bulabileceğini hatırlattı. "Çantayı unutmayın Bay Bahari" söylediği son sözlerdi.
Benimse hatırladığım başka bir şey var. Rüyamda merhametin kızları yardımıma geldiğinde, birinin sevgili kız kardeşim Meryem olduğu düşüncesi beni rahatlatıyordu. O dönemde diğer kızın kim olabileceğini merak ediyordum. Şimdiyse, yeni doğan kızımı kollarımda tutarken artık biliyorum. Adı Marianna Meryem Bahari.
sayı: 57




















