Şok ve esnemek
- Diğer Kültür-Sanat Haberleri
- Bir suç da siz işleyin
- Salinger hakkında hiç bilmedikleriniz
- İlişkili Haberler
- Cilalı ve parlak
- İhtiyacımız olduğunda Freud nerede?
- Şok doktrini
- "Halk" tipi süperler!
- Yazlık sinema
- Demir bu kez ışıldamıyor
- Sinyor Popo
- Dr. Ölüm'e mesaj var
- "Alis harikalar diyarında"
- Yetişkin pazarının komedisi
- Soğuk Savaş zindanı
- Laz von Trier
- Türkler'in zombilerle imtihanı
- Bir hesaplaşma gününün hikayesi
- Babanın günahları
- Kore Hollywood'u ele geçiriyor
- Sine-masal aşk
- Savaşta kazanan taraf yoktur.
- Raimi bizi krize sürükle
- Yedinci sanatın dikizcileri
- Venedik Film Festivali
- Barış treni yeniden kalkıyor
- "Bugün ne izle(me)sek" rehberi
- Çirkin Chanel nerede?
- "Halk Düşmanları"
- Daha temiz bir yol
- "Sinemada sıkıcılık en büyük günah"
- Atılgan Ahlak
- Bu ay çevrenize iyi bakın
- Üç vakte kadar çok uzun bir yolunuz var
- "Mutlu günler" geri geldi
- Kızım bir vampire aşık
- El yordamıyla Türk sineması
- Su için dönüyor, su için dövüyor
Skandalsız film festivali olur mu? Lars von Trier'in (Karanlıkta Dans/Dancer in the Dark, Dogville) yönettiği Antichrist'ın Cannes film festivalinde ilk gösterimi, yuhalamalar, protesto alkışları, alaylı kahkahalar ve Danimarkalı provokatörün bu kez fazla ileri gittiğine dair öfkeli yakınmalarla karşılandı. Korku filmi teamülleriyle, sanat filmi kaygılarını harmanlayan Von Trier, izleyiciye genital yırtılmalar, kanlı orgazmlar ve bir kadın kahramanın klitorisini makasla kesmesi gibi izlemesi zor sahnelerle saldırıyor.
Antichrist, şok taktiği izleyen sanat filmlerinden oluşan upuzun bir zincirin son halkası. Bu filmler, 19. yüzyılda Baudelaire ve Rimbaud'nun ortaya attığı bir ilkeyi takip ediyor: burjuvaziyi sarsmak (epater le bourgeois). Bu sinemasal geleneğin izleri, 1929'da Luis Bunuel ve Salvador Dali'nin sürrealist klasikleri Endülüs Köpeği'ni (Un Chien Andalou), bir erkeğin, bir kadının gözlerini usturayla kesme görüntüsüyle açmasına kadar takip edilebilir.
Tıpkı von Trier gibi Bunuel ve Dali de izleyicileri şoke etmekten, onları güvenli alanlarından hızla çekip çıkarmaktan ve başarı ya da başarısızlıkla ilgili ölçütleri tersyüz etmekten zevk alıyordu. Öyle ki, 80 yıl sonra bile bütün "saldırgan" auteur'ler (yaratıcı yazar) hâlâ onlardan ilham alıyor. Tipik olarak şiddet ve cinselliğin daha önceden keşfedilmemiş bazı kombinasyonlarını içeren şok-sanatı filmleri, bizzat başlı başına bir teamül haline geldi. Her birkaç yılda bir, film festivalleri (önceden tahmin edilebilir bir şekilde) genel geçer damak tadına alenen hakaret eden filmler tarafından şiddetle sarsıldı: Gaspar Noe'nun Dönüş Yok (Irreversible) filminde sündürülmüş bir tecavüz sahnesi vardı; Harmony Korine ve Larry Clark'ın Kids adlı filminde ergenler arasında cinsellik, uyuşturucu ve AIDS bulunuyordu; Catherine Breillat'nın Romance'inde çırılçıplak cinsellik; Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı'nda (The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover) çıplaklık ve yamyamlık mevcuttu. Bütün bunlar, Pier Paolo Pasolini'nin korkunç işkence pornosu Salo'dan ya da Nagisa Oshima'nın Duygu İmparatorluğu'ndan (In the Realm of the Senses) onlarca yıl sonra geldi. Alphonse Karr'ın dediği gibi "plus ça change, plus c'est la meme chose" (ne kadar değişirse o kadar aynı kalır)...
Testere IV'ün (Saw IV), internet pornografisinin ve gerçek dünyadaki bitmek bilmez işkence ve terörizm haberlerinin arasında bu kötü çocuk öfkesi biraz sıkıcı gelmiyor mu? Her şeyden öte, yeni olanın şok ediciliği artık eskimiş bir fikir. Peki, yine de bu fikir yumruk etkisi yaratmıyor mu? Yaralayacak kadar değil -von Trier'in dehşet verici görüntülerinden ürpermemek için yarı ölü olmalısınız. Ancak sanatçının bu ihlalleri göstermekteki amacı, gözlerimizi insan türünün aşağılık doğası karşısında açmak ki, bu neredeyse her gün herhangi bir gazetenin 1. sayfasına bakarak öğrenebileceğiniz bir ders, ayrıca bu klişeleşmiş bir saldırı. Üstelik von Trier'in bunu yapma biçimi genellikle kendini beğenmiş ve aşırı gururlu bir hava veriyor. Şok, önemli bir şeyler yaratmanın fazla kolay bir kısayolu.
Seyirciler niş pazarlara (kişiye özel ihtiyaçlara yönelik pazarlama stratejisi) bölündükçe, sanat filmi gettolaştırıldı. Film izleyicisi nedir sorusunun yanıtı değişti: pek çoğu filmleri halka açık yerler yerine evlerinde oturarak kendi kurdukları eğlence merkezlerinden izlerken bu kitleyi baştan çıkarmak nasıl mümkün olabilir? Bir izleyici grubunun kollektif bir şekilde iç çekmesini paylaşmak kuvvetli bir duygudur mesela Michael Haneke'nin Saklı (Cache) filmindeki beklenmedik intihar sahnesinde salondan çıkan ses gibi. Bu deneyim yalnız başına tekrarlanamaz. Ancak Mavi Kadife (Blue Velvet) ya da Brokeback Dağı (Brokeback Mountain) gibi çığır açan filmlerin kitlelerle buluşması giderek daha da ender oluyor. Bugünlerde kültürel şoklarımızı YouTube ya da Facebook üzerinden bir ısırıklık porsiyonlar halinde alıyoruz. Virüs gibi yayılan fast-food bir skandal, kolayca hazmediliyor ve hemen unutuluyor.
60'lar ve 70'lerde yani sinemanın kültürel devrimin merkezi olduğu günlerde, sinemacılarda paradigma değiştirme gücü vardı: bir Godard ya da bir Antonioni ya da bir Fellini, yeni bir sinematik dil icat ederek hem tüm dünyadaki film yapma biçimlerini hem de dünyayı algılama biçimimizi değiştirirdi. Sinemacılar bir kültür savaşının parçası olma avantajına sahipti -saldıracakları bir düşman vardı: düzen. Cezayir Savaşı (The Battle of Algiers) ya da Godard'ın Haftasonu (Weekend) filmleri tehlikeli görülürdü. O günlerden bu yana, rap müziğin asimile olup ana akıma dâhil edilmeden önce yaptığı gibi, burjuvazinin damarına cidden basan bir film oldu mu?
Bugün, daha işin başında, statükoyu sarsmak -ve kendilerini fark ettirmek- isteyen sinemacılar kendilerini birer ürün gibi pazarlıyor, tıpkı von Trier'in başından beri yaptığı gibi. Yıllar önce, Avrupa (Zentropa) adlı filmi Cannes'da büyük ödülü kazanamadığında, von Trier, Jüri Başkanı Roman Polanski'ye "cüce" diyerek hakaret ettiğinde manşetleri kaptı. Tıpkı kendisinden önce gelen Dali gibi von Trier de, sahip olduğu, artık yaşlanmakta olan problem çocuk imajını dilden dile aktarılan öfke patlamalarıyla parlatan bir şovmendir. Cannes'da kendisini "dünyanın en iyi yönetmeni" diye takdim ettirdi, bu, tam da basını asabını bozacak türden önceden planlanmış bir düşünceydi ve beklenen rahatsızlığı yarattı. 'The American' Harmony Korine'in sınırları zorlayan filmi Trash Humpers New York Film Festivali'nde Antichrist'la birlikte gösterildiğinde aynı oyunu farklı bir şekilde oynadı: onun personası (ki Letterman şovundaki performası YouTube'ta görülebilir) mırıldanan bir uzaylıyla, 'idiot savant' (zihinsel yönden engelli olup da sadece tek bir alanda şaşırtıcı bir başarı gösterenler için kullanılan bir terim) arası bir şeydi.
Korine'in acayip, öykülemeden uzak Trash Humpers'ını izlemek ya da sınıflandırmak kolay değil. En ilkel video yöntemiyle çekilen film, "bulunmuş obje" (sanatsal amaçla değil başka bir amaçla üretilen ama sanatsal bir hissiyat veren eşya) görünümü vermeye çalışıyordu. Filmin sanki kalabalık bir serseri grubunun çöpe attığı ev videoları gibi görünmesi istenmiş. Yüzleri yanık sonucu biçimsizleşmiş gibi görünen bu küçük kasaba aptalları ve röntgencileri, zamanlarını, mobilyaları parçalayarak, tiksindirici kahkahalar eşliğinde bisikletlerinin arkasında vitrin mankenlerini sürükleyerek, obez fahişelerle seks yaparak ve evet, hem çöp kutularıyla hem de ağaçlarla ilişkiye girerek geçiriyor. Harmony ve eşi Rachel Korine'in de aralarında bulunduğu bu grotesk insanlar aslında korkutucu maskeler giyen oyuncular. Filmdeki hiçbir şeyin gerçek olmadığını keşfetmek rahatlatıcı olsa da, böylesi sakat -ve bazen sakat biçimde komik- bir ucube gösterisinin amacı nedir diye düşünmeden edemiyorsunuz. Bu, dışlanmışlar sanatının yüceltilmesi mi, deneysel bir Cadılar Bayramı maskeli balosu mu, yoksa anti sosyal davranış üzerine son derece ekstrem bir öngörü mü? Ben tam bir Korine fanatiği olmayan hiç kimseye bu filmi öneremem. Yine de, filmin bitmesini ne kadar sabırsızlıkla istersem isteyeyim, filmin pis bit pazarı görüntüleri aklımdan çıkmadı. Trash Humpers insanda özgün bir kabusun tortusunu bırakıyor. Filmden sonra duş almak istiyorsunuz.
Trash Humpers, ne kadar sanatsallıktan uzaksa Antichrist da o ölçüde zanaat ustalığı gösteriyor. Hayranları filmi, insanın içine işleyen acı bir çığlık, ıstırap, keder ve çaresizliğin (filmin ilk üç bölüm başlığı bu sözcüklerle ifade edilmiş) tam kalbine inen derin bir sondaj olarak nitelendiriyor. Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbourg He ve She'yi canlandırıyor. Ormanda (burayı Eden/Cennet Bahçesi diye adlandırıyorlar) bir kulübede inzivaya çekilen bu çiftin başlarına gelenler, onları, matem içinde ve birbirlerinin boğazına sarılacak bir durumda bırakır: ikili aşk yaparken çocukları pencereden düşerek ölür. Bir ruh doktoru olan He, karısına karşı kibirli bir hekim rolü oynar ve onun en kötü korkularıyla yüzleşerek içindeki suçluluk şeytanlarını çıkarmasını ister. Von Trier'in korku öyküsü psikolojik gerçekçilikten, sürreal mistik histeriye (konuşan tilkiler, kıvranan ceset görüntüleri ve kadının yas tutan bir kadından yüzyıllardır kadınlara uygulanan şiddetini öcünü almaya çalışan psikotik bir cadıya dönüşmesi) doğru vites değiştirirken rasyonel adam belasını bulur.
Gainsbourg'un performansının müthiş saflığını inkar etmek pek kolay olmasa da Antichrist, Bergmanesk bir güç savaşımıyla, Gotik korku saçmalıklarının abuk sabuk bir karışımı gibi. Sarsılıp, provoke olmaktan çok sıkıldım ve kafam karıştı. Belki Marco Ferreri'nin daha çok yankı uyandıran 1976 yapımı filmi The Last Woman'da, Gerard Depardieu'nun elektrikli testereyle kendi organına giriştiğini görmeseydim, von Trier'in cesur yeni bir alandan geçtiğini düşünebilirdim.
Bu filmlere kim gidecek? İronik olan şu ki, bu yönetmenlerin meydan okuyup şoke etmek istedikleri izleyiciler, von Trier ve Haneke'nin yeni filmlerini kaçırmayan ve öfke sineması hakkında gayet deneyimli görece küçük bir grup sinema tutkunundan ibaret. Bu durum, Stravinsky'nin Bahar Ayini'nin prömiyerinde burjuva seyircisinin olay çıkarmasına hiç benzemez. 29'da Bunuel ve Dali bile düşman saydıklarının damarına basıp kızdırmanın bu kadar kolay olmayacağını düşünmüştü. Hikâye şöyledir: İspanyol ikili Endülüs Köpeği'nin ilk gösteriminin yapıldığı sinemaya gelirken kendilerini öfkeli kalabalıklardan korumak için yanlarına taşlar almıştır. Taşlar ceplerden hiç çıkmaz: seyirci (belki de yönetmenler bundan hayal kırıklığına uğradılar?) perdede gördüğünü sevmiştir.
sayı: 58




















