Manşet Haberi
Manşet Haberi
Galeri

Soğuk İsveç'ten ateşli polisiye

Stieg Larsson'un Milenyum serisinin ilki dilimize çevrildi. Diğer iki kitap da çevrilip yayımlanmayı bekliyor.

İsveçli bir gazeteci olan Stıeg Larsson elinde üç kitaplık Milenyum serisiyle yayınevinin yolunu tuttuğunda muhtemelen kitaplarının dünya genelinde 'en çok satanlar' listesine gireceğini tahmin etmiyordu. Zira 2008'de Larsson, Afgan yazar Khaled Hussein'in ardından dünyada en fazla satan ikinci yazar unvanını kazandığında, hayata gözlerini yumalı dört sene olmuştu.

Gazeteci kimliğinin yanı sıra aktivist ve anti-faşist eğilimleriyle tanınan Larsson'un ölümün ardından bazı spekülasyonlar da gündeme gelmişti çünkü aşırı sağ ve ırkçılık karşıtı yazılarından dolayı tehdit mektupları alıyordu ve yazdıkları bazılarına dokunuyordu. Dolayısıyla dedektif-cinayet serisindeki bu kitaplarının satır aralarında kendi deneyimlerini anlattığına inananlar da var. Kitabın iki ana karakterinden biri de kendi gibi gazeteci olan Carl Mikael Blomkvist. Yolsuzluk ve cinsel istismar gibi konuların üzerine gitmesiyle kitaplarda sıkça başını belaya sokan sivri dilli bu gazeteci bazı yönleriyle yazarla da özdeşleştirilebilir. İlk kitap, Ejderha Dövmeli Kız, Blomkvist'in gazetesinde İsveç'in en varlıklı şirketleri grubuna yönelik suçlamaların yer almasının ardından yazar hakkında dava açılmasıyla başlıyor. Kitabın geri kalanı Blomkvist'in yaşlı bir multi milyonerin son vasiyeti üzerine esrarengiz bir kayboluş öyküsünü dedektifçilik oynayarak çözme çabası üzerine ilerliyor. Bu dedektifçilik oyunu, küçüklüğümüzün Komiser Kolombo'sundakilerden daha zor çözülen cinsten bir hikâye. (Sırf cinayet kısmı yaklaşık 300 sayfa.) Bu aşamada fotoğrafa ikinci ana karakter olan Lisbeth Salander giriyor. 15 yaşında, problemli, feminist, ileri zekâlı, bilgisayar hacker'ı bir genç kız olan Salander hikâyede Blomkvist'in en büyük yardımcısı oluveriyor. İlk kitabı elinizden bırakamadığınız gibi, nasıl biteceğini de son sayfalara kadar kestiremiyorsunuz. İşte bu nedenle ilkini okuduktan sonra ikincisinin Türkçe'ye çevrilip satışa sunulmasını beklemek zorlayabilir. Üstelik ikinci kitabın çevrilmesi ve piyasaya çıkması muhtemelen biraz zaman alacaktır. İngilizce veya herhangi bir Avrupa dilini bilenlerin işiyse daha kolay çünkü internetten hatta Türkiye'de yabancı dilde satışı yapan kitapçılardan bile The Girl Who Played With Fire adlı ikinci kitabı edinmek mümkün.

Milenyum'un ilk kitabında Blomkvist daha ön planda olsa da ikinci kitapta ana karakter Salander. İlk kitaptan daha az dedektifçilik oyunu bulunan bu kitap cinayetler ve şüpheliler üzerindeki gerilimi anlatıyor. Salander'in hayat hikâyesine ayrıntılı bakış, aslında yazarın özellikle İsveç ve Doğu Avrupa arasında dönen beyaz kadın ticareti, fuhuş ve gizli devlet işleri gibi vakalara karşı olan eleştirel tavrından geliyor. Larsson'un bazı temel problemlere parmak basmak istediği sadece hikâyenin içeriğinden anlaşılmıyor; ilk kitabının bölüm başlıkları "İsveç'teki kadınların yüzde 18'i hayatlarında bir kere bir erkek tarafından tehdit edilmiştir" ve " İsveç'teki kadonların yüzde 46'sı bir erkek tarafından şiddete maruz kalmıştır" gibi cümlelerden oluşuyor. Hatta ikinci kitapta, öldürülen iki karakter de bu konular üzerine çalıştıkları için hayatlarını kaybediyor. Cinayetler ikinci kitabın sonunda çözülse de bazı havada kalan meseleler hemen üçüncü kitabı edinmeliyim duygusu uyandırarak bitiyor.

Üçüncü kitap olan The Girl Who Kicked The Hornet's Nest, gazeteci Blomkvist'in peşinden koştuğu bir başka skandal hikâyeyle başlasa da bir öncekinde olduğu gibi burada da ana tema Salander'in etrafında kurulu. Larsson üçlemesinde istismar edilmiş bir genç kızın portresi çevresinde politik, ekonomik ve sosyolojik sorunları gözler önüne seriyor. Genç bir kız olarak Salander çok güçlü ve sanki yazarın eleştirdiği cinsel istismar ve cinsel eşitsizlik konularına baş kaldırır gibi üçüncü kitapta da herkese meydan okuyor. Bu bağlamda Blomkvist de Salander'in arkasındaki destek. İlk iki kitaba göre son kitap daha az mekânda ilerlese de okuma keyfini kaçırmıyor.

Üç kitapta da bazı alanlarda fazla ayrıntıya inilmesi -Salander'in babasının geçmişi veya bazı İsveç kurumlarının yapıları- biraz can sıksa da Milenyum üçlemesinin son birkaç yüz sayfasında yazarın karakterleri ve hikâyeleri şaşırtıcı bir başarıyla birbirine bağlayabilmesi okuyucuda hayranlık uyandırıyor. Keşke hayatta olsaydı da seriyi biraz daha sürdürseydi. Çünkü bazı karakterlerin ikili ilişkilerinin veya kariyerlerinin nasıl ilerleyeceği gibi ucu açık ve geliştirilebilecek konular hâlâ var. Belki Hollywood da bu üçlemeyi beyazperdeye taşır.

sayı: 65

Yorumlar
Member Comments

 

Ordu'da özgün şehir dokusu ve çevrenin korunması için mücadele eden Enis Ayar, "İki ünlü mimar sırf rant uğruna Ordu'nun en kötü iki binasını yapmış" diyor. ...

 
 

Anaokulu çocuğunuzun birey olarak topluma karıştığı ilk ortam. Sürecin seyri ise sizin elinizde.

 
The Peek
 
 

Eyyvah Eyvah; "Türkler ne olsa" parodileriyle, ergen esprilerinden yılmış komedi severlere hitap ediyor. Ama onların sayısı da 1 milyon bile değilmiş. ...

 
 
 
 

Geleneksel "ABD 'soykırım' diyecek mi" dönemi başladı. Bunun baş mimarları ve Türkiye'nin uluslararası alanda en çok çekindiği insanlarla tanışmanın da vaktidir. ...