Tart şuradan yarım kilo felsefe
Hayvan terbiyesi, doğal programına uygun yaşayan bir canlıya, hiç bilmediği ve hoşlanmadığı yapay bir programın, insan tarafından çeşitli zorlama yöntemleriyle dıştan dayatılmasıdır. İnsan terbiyesi de bundan farklı değildir. Her toplum, her kültür, yeni kuşakları belirli ön kabuller çerçevesinde terbiye eder. Bunun kurumsallaşmış ve bazen de kamusallaşmış şekline eğitim diyoruz.
Eğitim veya terbiye, tıpkı Batı dillerinde de olduğu gibi, doğuştan sahip olunan birçok özelliğin törpülenerek özneye yeni bir biçim vermesine dayalıdır. Bu biçim, muktedirlerin düzen algılamasının doğrultusunda oluşur ve herkesi kapsaması beklenir. Bunun için ceza ve ödül birarada kullanılır. İngiliz okullarında bir terbiye yönetimi olarak dayağın kalkmasının üzerinden daha yüz yıl bile geçmedi ve Fransız okulları başarı sıralaması (klasman) yöntemini henüz tamamen terk etmediler.
Eğitim, yani çocuk bireyi eğip bükerek belli bir yetişkin birey tipi üretme eylemi, bireysellikleri rendeleyerek, olabilecek herkesi aynı kalıba dökmeyi hedefler, bu hep böyle olmuştur. Ta ki 19. yüzyılın hemen başında, Batı Avrupa'da liseler kurulana kadar. Aydınlanma ve Fransız Devrimi'nin etkilerini taşıyan bu yeni eğitim kurumları, başta Fransa'da olmak üzere, "yurttaş oluşturmayı" hedeflemektedir. Ve belki de farkına varmadan, o zamana kadar gelen tüm eğitim sistemlerinin "tektipleştirmek üzere herkesi benzer kılma" biçimindeki yapılanmasının içine birey için ilk kez bir sigorta konmuştur: Felsefe. Tüm liseler, hiç görülmedik bir uygulama olarak artık felsefe okutmakta ve son sınıflar Felsefe ve Fen adında iki bölüme ayrılarak mezun olmaktadır.
Çağımızın önde gelen filozoflarından Gilles Deleuze (1925-1995), felsefeyi "kavram oluşturma, icat etme ve imal etme sanatı" olarak tanımlıyor. Bu tanımın doğrultusunda felsefenin yöntemleri, kuşku, sorgulama, kavram çözümlemesi, mantıksal tutarlılık çözümlemesi, eleştirel tartışma, eleştiri ve sentez biçiminde ortaya çıkmaktadır. Öte yandan felsefe, sürekli "bu nedir?" sorusunu her şey için soran ve dayatılmış bilgilerin altını hep deşen bir tutum içindedir. Böylece lise eğitiminin felsefe dersini de içermesi, resmi ideolojiye göre oluşacak "belli bir yurttaş tipi"nin yerine, "farklı kavrayışlara sahip yurttaş"lardan oluşan siyasal bir toplumun, dolayısıyla hak ve özgürlükler platformunun ve demokrasinin önce oluşumuna, sonra da gelişimine giden yolu döşeyecektir.
Buna karşılık din, bir kutsalın çerçevesinde örgütlenen ve doğruları ilahi varlık tarafından açık edilen (vahiy), değişmez bir inanç sistemidir. Tanrı, hikmetinin (bilgisinin) bir kısmını insanlara açıkladığı için, bunun sorgulanması, bundan kuşku duyulması mümkün değildir ve asıl önemlisi, dinin içerdiği kavramları değiştirmek ve bunlara başkalarını eklemek olanaklı değildir. Sonuçta din, felsefe değildir, onun tersidir.
Osmanlı geçmişimizde medreselerde felsefe okutulmamış, hiçbir yerde felsefe yapılmasına izin verilmemiştir. Cumhuriyet ile birlikte liselere konan felsefe dersi, kendine elverişli bir zemini hiçbir zaman bulamamış ve sıklıkla "felsefe yapma", yani "abuk sabuk konuşma" cinsinden avami bir küçümseme içinde bir fantezi olarak görülmüş, çoğu zaman da müfredattan düpedüz kaldırılmıştır. Şu sıralarda Milli Eğitim Bakanlığı, bu son derece güdük felsefe dersinin müfredatını değiştirdi. Yeni programa göre, felsefe ile hikmet arasında neredeyse bir özdeşlik kuruluyor, ayrıca din felsefesi ağırlıklı hale getiriliyor. Yeni müfredatın amentüsü şu cümlede gizli: "(Felsefe dersi) İnanan bir varlık olarak insan, akıl emanetinin taşınması ve kullanımı, Tanrı'nın varlığı, evrenin yaratılışı, vahyin imkânı, ruhun ölümsüzlüğü gibi konuların felsefi temalar olarak nasıl tartışılacağını göstermelidir".
Bunlar felsefi temalar olarak tartışılamazlar, çünkü aksiyomatik ve dogmatik önermelerdir. Felsefenin ebesi olan kuşkuya yer bırakmamaktadır. Bunların tartışılması değil, bunlara iman beklenmektedir. Bu yüzden yeni felsefe programı, felsefe dersi değil anti-felsefe veya Deleuze'den etkilenen bir adlandırmayla felsefe-olmayan (non-philosophie) olacaktır. Felsefeye tekrar geri dönebilmek için, bu "amentü"deki tüm önermelerin sorgulanması ve bunların peşinen doğru önermeler olarak görülmemesi gerekir. Felsefe doğrulamak için değil, anlamak için vardır. Ama Türkiye'nin bu konağında, felsefenin bir kuşku yumağı olarak ortaya çıkması imkânsız. Ona ancak dogmaları ilân etmesi halinde tahammül edilebileceği açıkça görülüyor.
Yurttaş yerine mümin, sorgulayan birey yerine dayatılan doğrulara iman eden birim (birey-olmayan) isteniyor. Hepimiz, yol aldığını sanırken kuyunun etrafında dönüp duran dolap beygirleri gibi olacağız. Elveda birey yurttaş! Zaten yoktun!



















