RÖPORTAJ ARŞİVİ
Oscar yuvarlak masası
Altı oyuncu. bir oda. muhabbet oldukça samimi hatta o kadar samimi ki tuvalet molalarında bile peşlerini bırakmamak üzere davet ediliyoruz. Newsweek 13. Oscar Yuvarlak Masası'na hoş geldiniz.
- Newsweek: Morgan, 72 yaşındasın ve burada tek Oscar sahibi kişisin. Bir aktör olarak hâlâ heyecanlanıyor musun?
Morgan Freeman: Hayır.
Jeff Bridges: Hiçbir zaman mı?
Freeman: Sahneye bir oyun koyuyorsam, çıkmadan önce enerji verilmiş gibi oluyorum.
Bridges: Danstan yetişmesin öyle değil mi?
Freeman: Hayır danstan yetişme değilim. Oyunculuktan geliyorum ama hareketlerim o kadar güzelmiş ki dans eğitimi almalıymışım.
- Böyle bir şeyi kim söyledi?
Freeman: Hanımefendinin adını hatırlamıyorum.
Woody Harrelson: Bu işin içinde bir kadın olduğunu biliyordum.
Freeman: Hayatımın hikâyesi.
- Carey, yalnızca 24 yaşındasın oyunculuğa nasıl başladın?
Carey Mulligan: Ailem otellerde büyümüş. Babam otel yöneticisiydi ve biz çok taşınırdık. Almanya'da muazzam bir uluslararası okula gittim. Büyük bir müzikal bölümü vardı. Altı yaşımdan beri hep yapmak istediğim buydu.
Gabourey Sidibe: Ben aktris olmak istememiştim. Çok tembel bir insanım ve oyuncu olmak için çok çalışmam gerekiyormuş gibi geldi; ayrıca reddedilmeyi de sevmem. Ama her nasılsa her gittiğim seçmede rolü kaptım. Yani bu garip. "Precious" filminin setinde ilk insan içine çıktığımda fark ettim ki herkesten korkuyordum. Gerçekten rol yapabileceğimi nasıl bilebilirdim ki? Bu filmi taşıyabileceğimi nasıl bilebilirlerdi? Kameranın önüne geçip korkumu tamamen unutana kadar bilemezdik. Yapmam gereken bir iş vardı ve yaptım.
Harrelson: Ama bunu yapmadan önce enerjini yükseltmek için bir şey yapıyor olmalısın.
Sidibe: Bilmiyorum. Çok fazla müzik dinlerim, dövüş müziklerim var. Ama ben çamaşırlarımı yıkamadan önce de müzik dinlerim.
Sandra Bullock: Rocky'nin film müziği gibi mi?
Sidibe: Evet. Bazı günler sette benim için Rocky'nin müziğini mırıldanmaları çok canımı sıkardı. Kameranın önünde olmayı, kazanacağım bir dövüş gibi görüyorum.
Sandra Bullock: Gerçekten mi? Çünkü ben de Görevimiz Tehlike müziği yapıyorum kendime: Don don don don. O hissi hemen yakalıyorum.
- Sandra, annen opera şarkıcısıydı değil mi?
Bullock: Ve babam da opera şarkıcısı ses eğitmeniydi. Avrupa'ya gidip gelirdik. Annem operalarda şarkı söylermiş. Bence kendinizi bu tarz bir sanatı temsil etmeye adadığınızda geri kalan her şey anlamsızlaşıyor. Bu korkutucu çünkü onların yaptığı gibi elinden geleni yapmazsan gerçekten yükselemezsin.
Sidibe: Annem bir çeşit çocuk oyuncu annesiydi. Ama sahnede olmak isteyen bir çocuğu yoktu. Beni bebek bezi reklam çekimlerine götürürdü ve ben ağlar, tekmelerdim. Bundan nefret ederdim.
Bullock: O görüntüleri görmek istiyorum!
- Bebek bezi reklamlarında oynadın mı?
Sidibe: Hayır. Çünkü çok fazla ağlardım. Çok ağlayan bir bebeği işe almak istemezlerdi.
- Ya sen Woody?
Harrelson: Sanırım beni aktör yapan neyse bunu Elvis öldükten sonra kazandım. TV dergisine iki cent gönderdiğinde beş albüm verirlerdi ama sonra hayatın boyunca o dergileri satın almak zorunda kalırdın. Elvis'in en iyi şarkılarından oluşan albümleri almış ve şarkı söylemeye başlamıştım. Sahne şöyleydi: Kütüphanedeyim ve futbol takımından arkadaşlarımın bir kısmı "Woody, Elvis numarası yap" diye bağırıyor. Sanki Noel yaklaşıyormuş gibi hissediyorum. Mekân insanlarla dolu. Sürekli beni ikna etmeye çalışıyorlar ama bir süre direniyorum ve o gizli performansçı sonunda ortaya çıkıyor. Ve ben şarkıyı söylemeye başlıyorum: "Ruhumu kutsadım/ Neyim var benim."
Bullock: Devam et!
Harrelson: Bir süre sonra bütün kütüphane bir daire yapmış etrafımda el çırpıyordu. Her şeyin hakkını vererek yapıyordum masanın üzerine sıçrayıp Elvis tarzı bir bitiriş yaptım. Bütün bunların sonunda Robin Rogers yanıma geldi ve "Woody bunu tiyatroda da denemelisin" dedi. Robin Rogers şirin kızdı. Ve ben de yaptım; tiyatroda denedim.
Sandra, ilk filmlerinden "The Vanishing"de Jeff Bridges'in karşısında rol almamış mıydın?
Bullock: Evet öyleydi. Beni kloroformla uyutup canlı canlı gömdü. Bu bayağı iyiydi çünkü işimiz, arabaya binip, beni kloroformlaması ve benim kucağına bayılmamdan oluşan koca bir sahneden ibaretti. Bunun iyi bir iş olduğunu düşünüyordum. Bütün bir gün Jeff Bridges'in kucağındaydım. Hiç de fena bir başlangıç sayılmaz.
Harrelson: Senin için iyi miydi Jeff?
Bridges: Tadını çıkarttım. Evet.
Bullock: Bu filmde iyi bir adam değildi.
Harrelson: İşin ilginci, film, oyun ya da her neyse hemen her projede oyundaki ilişkilerinizin dışarıdaki ilişileriniz için bir ayna olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz.
Bridges: Ne demek istiyorsun?
Harrelson: Eğer bir insan bir diğeriyle filmde iyi anlaşmıyorsa gerçek hayatta da anlaşamıyor. Eğer insanlar evlilerse çok rahat ediyorlar.
Bridges: Bir insana yakın olmak zorunda kaldığınızda kalbinizi açtığınızı fark ettim. Birlikte çalışan iki aktör birbirine benzemeye başlıyor ve "vay adamım" demeye başlıyorsun. Bu tehlikeli bir şey, sınırı geçebilir ve kendinizi içinde olmak istemediğiniz durumlarda bulabilirsiniz. Ama bu samimiyete sahip olduğunuzda, birini tanıdığınız ve o da sizi tanıdığında, bu faydalı oluyor.
Bu yüzden mi oyuncular sıklıkla yardımcı oyunculara aşık olur?
Bridges: Tabii ki. 33 yıllık evliyim. Karım ve ben bunu çok uzun zamandır yapıyoruz. O beni destekliyor; devam et ve işini yap diyor. Beni çok değerli bir şey yapıyormuşum gibi destekliyor.
Harrelson: Karının tarzı evlilik dışı ilişkilere izin veriyor.
Bridges: O benim hayatımın başrolündeki kadın! Gereken tüm samimiyete sahip ve gerçek. Bazen rol yapmaktan yoruluyorsunuz; başkası olmaktan yoruldum.
-Woody, ilk büyük rolünde Cheers adlı komedi dizisinde Woody'yi oynuyordun. İnsanlar gerçek Woody ile ekrandaki seni ayırt edemediğinde hayal kırıklığı yaşadın mı?
Freeman: Bu konuda televizyonun adı çıkmış.
Harrelson: Altı yıl boyunca Cheers dışında bir iş alamadım. Bir yanım başka bir rol alıp alamayacağımı merak ediyordu.
Freeman: "The Electric Company"de dehşete düşmüştüm. İşten nefret ederdim. Çünkü açgözlülüğümün tuzağına düşmüştüm. Bir aktör olarak düzenli bir şekilde çalışmaya başlıyorsun, iyi para kazanıyorsun ve bir hayat standardı tutturuyorsunuz. Sonra geri çekilmek çok zor oluyor.
Harrelson: Sonunda bıraktın mı?
Freeman: Hayır, o beni bıraktı ki bu iyi bir şeydi. İşin ilginci, bitmesini istemem kadar kötüydü çünkü bittiğinde sendeledim. Şimdi ne yapacaktım?
Sidibe: Ama komik bir hikâyem var. Kuzenim benden 18 yaş büyük. Siz "Electric Company"deyken sürekli sizi otobüste ya da metroda görürdü. Ve siz "Ödevini yapıyor musun; okula mı gidiyorsun" diye sorardınız. Bunu hâlâ hatırlıyor.
Harrelson: Üç gün önce metrodaydım. Hiç tepki alamadım.
Bridges: Bir oyuncunun yüzünü gerçekten değiştirebilmesinin bir yolu olmalı. Ya da atlara takılan cinsten burun kayışı takmalı. Bahse girerim böyle bir şey vardır.
Sidibe: İşe yaramıyor. Ben güneş gözlüğü takıyorum ama hiç yardımcı olmuyor.
Bridges: Groucho gözlükleri takmalısın.
Harrelson: Bir keresinde Bill Murray ile asansördeydim. Size hava attığım için özür dilerim çocuklar. (Kahkahalar.) Bir Nixon maskesi çıkarıp yüzüne taktı. Bunun onun tarzı olduğunu fark ettim. En çok dikkat çeken isim ama kimse kim olduğunu bilmiyor.
- Bu sana da oluyor mu Carey?
Mulligan: Hayır. Ben gerçekten unutulabilir biriyim. İki kere tanındım. Ve bu İngiltere'de yayımlanan Doctor Who isimli büyük televizyon dizisinden sonraydı. Üstelik sadece bir bölümde oynamıştım. Uzun sarı saçlarım vardı; saçlarımı yılda beş kez değiştiririm. Bir tür şekillendirilebilir insanlardanım, böylece aynı gözükmüyorum.
Bullock: İyi oyuncuların yaptığı budur.
Freeman: İki müthiş hatırlanma hikâyem var. Dallas'tan Ft. Worth'a uçarken başımda kasketle oturuyordum. Adamın biri üzerime doğru eğilip: "Kimliğini gizlemeye çalışıyorsun biliyorum ama seni tanıdım... Samuel L. Jackson." Ona Samuel olmadığımı söyledim. O da "Yalan söylüyorsun ama sorun değil" dedi. Ve başka bir zaman, bir otelde bir arkadaşımlaydım. Barda bir adam oturuyor ve sürekli bana bakıyordu. Sonunda aylak aylak yanaşıp "Üç hafta önce senin bir arkadaşın, Alfre Woodard'la birlikteydim ve ona şimdiye kadar birlikte çalıştığı
en iyi oyuncuyu sorunca senin adını verdi: Louis Gossett Jr." Ciddi bir yüz takındım ve "Çok teşekkür ederim" dedim.
- Morgan, 50 yaşındayken ünlü Pauline Kael'in Street Smart'ta yazdığı yazının giriş cümlesi olan "Morgan Freeman en iyi Amerikalı oyuncu mu"yu okuduğunda ne hissettin? Hatırlıyorsun değil mi?
Freeman: Tabii ki hatırlıyorum.
Gabby ve Carey, Pauline Kael'in kim olduğunu biliyor musunuz? (İkisi de kafalarını hayır anlamında sallıyor.)
Freeman: İşte bu hareket sizi oyuncuların özel ulusal kahramanları anıtına koyar. Üç ya da dört Obies (New York'ta verilen bir tiyatro ödülü) kazanmış ve ciddi bir karara varmıştım: Bu işte en iyi diye bir şey yok. Bu konuda Philip Seymour Hoffman gibiyim. Birimiz ötekinden daha iyi değil. Sadece birbirimizin arkasını kolluyoruz.
Harrelson: Bir dakikalığına arkamı kollamaya gidiyorum. (Ayağa kalktı ve çıktı.)
Bullock: Millet, onu tuvalete kadar takip etmenizi istiyorum. Orada da komik olmaya devam edecektir.
En iyi film için gösterdikleri gibi, en iyi aktör için de on aday gösterseler ne hissederdiniz?
Brıdges: Bu ödüller için iyi bir şey. En önemlisi de hepimize "Hey gelin ve filmimi görün. İyilerinden biri" deme şansı veriyor. Ayrıca sizden övgü almak da güzel adamım. Ve bu tarz şeylere olan ilgiyi arttırıyor. Tanrım ne kadar iyi bir şey yapmışız! Bu, diğer sanatçılarla birlikte çalıştığınız bir çeşit reklam sanatı.
Freeman: Sihir.
- Siz Sandra'nın "The Blind Side" filmiyle, 200 milyon dolardan fazla para getiren ilk kadın oyuncu olduğunu biliyor muydunuz?
Bullock: İlk piliç.
Bridges: Güzel!
Bullock: İyi ama tuhaf. Bu kadınsın ve bunu başardın gibi bir şey. Ben biliyorum ki ikinci sınıf vatandaşım. Ergenliğe eriştiğimden beri bunun farkındayım.
- Sonunda stüdyo yöneticilerinin kadınların da erkekler kadar para kazandırabileceğini fark edeceğini düşünüyor musun?
Bullock: Kadınların da değerli olduğu gibi bir şey mi? Bunu yüzde yüz öğrendiklerine inanmıyorum. Bu bir iş, bu gösteri işi. Stüdyo yöneticilerinin düşündüğünü zannetmiyorum çünkü onlar ilginç bir insan türü. Onların işi, stüdyoya para kazandırmak için işlerini elinde tutmak. Bazen sanat gerçekten ikinci sırada kalıyor. Bütün dileğim paranın dönmesini sağlaması çünkü böylece ben de işe dönebilirim.
- Kendisini değil ama işini sevdiğiniz bir yönetmenle çalıştınız mı?
Bridges: Bilmiyorum. Hemen herkesle geçinirim.
Freeman: Ya da bunu konuşmak istemezsin.
Bridges: Yakaladın beni adamım. Bir an neden bu noktaya geliyoruz diye sormuştum. Ama sana ilginç bir şey söyleyeyim. Hiç büyük bütçeli filmlerle ilgili bir tecrübeniz var mı diye merak ediyorum. Iron Man'de o kadar paraları varsa, senaryoları da vardır diye düşünürsünüz. Böyle büyük bir filmimiz var ve hadi başlayalım...
Freeman: Ve sana yeni senaryo sayfaları gelir.
Bridges: Öyle olsa yine iyi. Hiç sayfaları yoktu! Ekip orada öylece oturup sinirli sinirli ayaklarını yere vuruyor. Ben, Jon Favreau, Robert Downey Jr. ve Marvel Comics'ten bütün çocuklar karavanda oturmuş ne yapacağımızı düşünüyoruz. Bu beni deli ediyordu taa ki kafamda küçük bir ayarlama yapana kadar. Hayır adamım. Sen sadece 200 milyon dolarlık bir öğrenci filmi yapıyorsun, sittir et ve rahatla. Sonrası iyiydi. Tekrar ve tekrar şunu öğreniyorum, ihtiyacınız olduğunu düşündüğünüz şeye ihtiyacınız yok.
- Morgan, uzun zamandır Nelson Mandela'yı oynamak istiyordun.
Harrelson: Onunla takılmak epey havalı olmalı.
Freeman: Gerçekten havalıydı. Onun gittiği yerlere gittiğinizde kendinizi önemli hissediyorsunuz. Kapılar açılıyor. Adamlar kafalarıyla işaret ediyorlar. Etrafta takım elbiseli, uzili adamlar dolaşıyor.
- Filmi gördükten sonra seninle konuştu mu?
Freeman: Hayır, hayır, hayır. Henüz tek kelime söylemedi.
Harrelson: Seyretmiş midir?
Freeman: Evet seyretti. Birlikte Johannesburg'da Nelson Mandela Vakfı'nda seyrettik. Ben perdede göründüğümde "Bu arkadaşı tanıyorum" dedi. Ayrıca çok gülümsedi. Kendi hakkında espriler yapıyor; ve hatırlanıp hatırlanmayacağını merak ediyor.
Bullock: Vay canına.
Bridges: Bunu sana nasıl söyledi?
Freeman (Mandela'nın sesiyle): "Belki de bu yaşlı adamı hatırlayacaklar."
Bullock: Bu gerçekten çok güçlü bir şey.
Freeman: Bir süre onunlaydım. Çok hareketli değildi; çabuk yoruluyordu.
Sandra, The Net adlı, internetle ilgili ilk filmlerden birinde oynadın. Hayatı internet yüzünden mahvolan bir kadını oynuyordun. Bunun internetin bütün oyunculara yaptığına karşı bir kinaye olduğunu düşünüyor musun?
Freeman: Ciddi bir soru.
Bullock: Ciddi bir yüz takınmama izin verin. Yazıları okumuyorum. İyileri de okumuyorum kötüleri de. Nefret dolu bir yer ve herkes isimsiz. Eğer bir şeyleri yüzüme vurmak istiyorsan en azından adını ve email adresini ver ki, ben de sana neden benden bu kadar nefret ettiğini sorayım.
- Aranızda Twitter'da olan var mı?
Bullock: Beyazperdenin önünden uzaklaştığım her dakika hayatımda neler olduğunu herkesin bilmesini istemiyorum. Sıkıldığımı düşünmelerini istiyorum. Gün boyunca hiç özel bir şey yapmadığımı düşünsünler. Yapmıyorum.
- Gerçekten Facebook'tan çıktın mı Carey?
Mulligan: Evet. Facebook'ta ne söylenir bilemedim ve çıktım.
Bullock: Dişini fırçaladığını. Buzdolabına gittiğini.
Mulligan: Uyandığını. Zaten o kadar büyük bir arkadaş topluluğum yok.
Gabby, konuşmaya başlamadan önce Facebook'a girdiğini gördüm.
Sidibe: Evet çünkü hayatımda beni tanıyan çok insan var. Arkadaş sayımı sınırladım. Asla 200'den fazla arkadaşım olmayacak. Şimdi 198'deyim ve insanlar silinmeye başlayacak. Facebook'u seviyorum çünkü ilkokul aşkımla yeni bağlantı kurdum.
Bullock: Uff.
- Sen mi onunla iletişime geçtin o mu seninle?
Sidibe: Hmm... (sessizlik) Ben onu buldum. Ve şöyleydim: "Selam, bak artık ünlüyüm. Benden hoşlanıyor musun? Evet ya da hayır olarak işaretle."
- Evet, bu son mesajla birlikte zamanımız doldu, herkese teşekkürler.
sayı: 68



















