Sivilleşme demokratikleşme demek midir?
Geçen hafta Meclis'te yaşanan kavga Türkiye'nin çok da yabancısı olmayan bir durum aslında. Üstelik bazen çok daha ağır sonuçlarla da karşılaşıldı. Bir milletvekili bundan birkaç yıl önceki kavgada kalp krizinden ölmüş, ölümüne yediği yumruğun mu yoksa zayıf kalbinin mi sebep olduğu uzun süre açıklık kazanmamıştı.
Kore yahut Tayvan meclislerinde bu tür sahnelerin daha sık görülmesi işin vehametini azaltmıyor. Ayrıca Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın oturumu yöneten Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu'nun odasına gidip en hafifinden akıl vermeye kalkması kurumsal çizgilere saygı eksikliğini gösteriyordu. Yerleşik demokrasilerde Meclis, bir arbede alanı olarak akla gelmez. Siyaset söz demektir. Sözün söyleneceği yerse Meclis'tir. Sözün yerini yumruğun alması siyasetin ayaklar altına alınması manasına da gelir. Aslında Meclis üyeleri oradaki varlık nedenlerine ve üyesi oldukları kuruma saygı duymadıklarını da göstermiş oldular.
Özellikle bir parlamenter demokraside yasamanın - yani Meclis'in- kendisini ezik görmesi, yürütmeye teslim olması ve hele sivil olmayan bir iradeye itaat etmesi aklın alacağı bir şey değildir. Türkiye'deki durum ise fiilen yasamanın, yürütmenin otoritesi karşısında ezildiği bir tablo gösterir. Bunun son dönemde en çarpıcı örneği Başbakan Erdoğan'ın konuşmasının kesilmesi üzerine oturumu yöneten Meclis Başkanı'na dönerek "Siz mi susturacaksınız ben mi susturayım" diye sormasıydı.
Meclis'teki olay yazık ki Türkiye'deki demokratik sistemin bu temel aksaklığı konusunda bir tartışmayı tetiklemedi. Ancak rejim üzerindeki askeri vesayetin sona ermekte olduğu bir zamanda Meclis'in dolayısıyla sivil siyasetin kalibresi hakkında sıkıntı verici bir izlenim oluşturdu.
Şu ara siyasi tartışmalarda en sık kullanılan sözcük, demokrasi herhalde. Ancak bu kelimeden ne anladığımız konusunda bir mutabakat olduğunu sanmam. Sivilleşmenin demokratikleşme demek olmadığını, demokratikleşmenin ancak bir ön koşulu olduğunu anlamakta zorluk çekenler var. Ya da bilerek demokratikleşme kavramının içerdiği daha geniş anlamı örtmek isteyenler.
Oy sandığının belirleyiciliği dışında bir demokrasinin ne tür niteliklere sahip olması gerektiği hususunda sığ sulardayız. Örneğin ekonomik hayatta hakların savunulabilmesinin, vergi adaletinin sağlanmasının demokrasiyle ilişkisi konusunu aklımıza bile getirmiyoruz.
Siyaseti sadece partiler arası bir müsabakaya indirgeme eğilimi çok güçlü. Bu, tabandan yükselen dinamiklerin anlaşılması ve siyaset zemininin genişlemesine de engel oluyor. Kamuoyu siyaseti, iktidar ile muhalefet arasındaki kayıkçı kavgası üzerinden değerlendiriyor. Sonuçta ortaya siyaseti dışlayan bir siyaset anlayışı çıkıyor.
Tekel işçilerinin direnişine bir de bu açıdan bakılabilir. İşçilerin eylemleriyle şekillendirdikleri ortama dikkat edilmeli. Tekel işçileri Tuzla'da kıyım boyutlarına varmış işçi ölümlerinin başaramadığını başardı. Haklarına sahip çıkma yöntemleri ve fedakârlıklarıyla kamuoyunu kazandılar. Sendikalarının doğru yaklaşımı benimsemesi, süreci iyi yönetmelerinin de katkısıyla toplumun imgeleminde iktidara haklı olarak direnen, güçsüzlükleri nedeniyle cezalandırılan bir grup olarak algılandılar. Hükümetin polisi işçilerin üzerine salması bu bağlamda dönüştürücü bir etki yaptı. Tekel işçileri direnişlerini sürdürürken de toplumda son yılların ekonomik sıkıntılarından, iktidar partisinin dayatmacılığından, şu veya bu nedenle yeşermiş isyan duygularında bir toplumsal muhalefet iklimi çıkmasını sağladılar.
Bugüne dek kayda değer bir toplumsal muhalefet hareketiyle karşılaşmayan Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti ve Başbakan Erdoğan bu olgu karşısında ne yapacağını şaşırdı. Teknik argümanlar ve direnişin yasal olup olmadığı geniş kamuoyunu ilgilendirmiyor. Eylem yasal olmasa bile meşru bulunuyor. Buna karşı uygulanacak şiddetse hükümet için sonun başlangıcı anlamına gelecektir. İşçilerin direnişiyle açılan siyaset alanı uzun yıllar sonra Türk siyasetini de kimlik farklılıklarının kısıtlayıcı, göz boyamacı çerçevesinden kurtarabilir. Siyaset tartışması giderek çıkarlar üzerinden, ekonomi politikalarının öncelikleri sorgulanarak, sosyal devlet ilkesi öne çıkarılarak, hakların lütufa tabi olmadığı haykırılarak yapılacaktır.
O zaman AKP'nin demokratikliği tartışmalarındaki kısır döngü de kırılacaktır. İktidar destekçisi kamuoyu oluşturucuların dar kapsamlı demokrasi anlayışı da faş edilecektir. Zira İngiltere'deki Greenwich Üniversitesi'nden Mehmet Uğur'un Mesele dergisinin Ocak sayısında yayınlanan "AKP, Demokrasi ve AKP Apolojistleri Üzerine" başlıklı aydınlatıcı makalesinde yazdığı gibi, "demokrasinin kalitesiyle alttan yani iktidara dahil olmayan gruplardan gelen denetimin gücü arasında" kuvvetli bir ilişki vardır. "AKP gibi partilerin demokrasiye yaptıkları zararın ... bir nedeni, bu ilişkinin gerekli olmadığını, hatta alttan gelen talepleri (ki bunlar özellikle işçilerden, yoksul üreticilerden, Kürt halkından, çevrecilerden, insan hakları savunucularından, kadın hareketinden, vs. geldiği zaman) haddini bilmezlik, sorumsuzluk, hatta demokrasi düşmanlığı olarak değerlendirmeleridir."
(Özel, Habertürk Gazetesi Dış Haberler Müdürü ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi.)



















