Kavga iyidir
Geçen hafta sofranıza konuk olan Meclis'teki kavga görüntüleri, bunları size ulaştıran medyada ziyadesiyle ayıplandı. Milletin vekillerine yumruklaşmak hiç yakışır mıydı? Hele o kutsal mekânda böyle kepazelikler nasıl unutulacaktı? Kınayan sorular böyle sürüp gitti ama siz kulak asmayın. Değerlendirme yaparken bu bildik tepkilerin ötesine geçmek için de fazla geç kalmayın. Dünya daha hızlı dönüyor ve son vagonu bile yakalamak şimdiden yeterince zor. Alyuvar büyüklüğünde bilgisayarları insan vücuduna sokmaya çalışan insanlık, her yıl on binlerce kelimenin farklı dillerde karşılıklı kullanılmaya başlamasıyla ortak bir küresel dile doğru yürüyor. Geçen hafta Londra'da 104.3 milyon dolara satılan, Alberto Giacometti'nin "Yürüyen Adam" heykelinin rekor fiyatına şaşılıyor. Peki ifade ettiği acı çeken insanların dehşetli halinden, 20. yüzyıldan, alışkanlıklarından koşarak uzaklaşmaya paha biçilebilir mi?
Tamam bir keçi patikasının varlığı, yabancı bir ormanda güven verici olabilir. Ama ülkede -dünyada olduğu gibi- madem yer yerinden oynuyor ve madem devrim gibi değişiklikler oluyor, bütün bu olan biten başka gözle bakılmayı hak ediyor. Millet bir kavgaya tutuşmuşsa, bunun vekillerini ilgilendirmesi ve vekâleti hak etmek için yeri geldiğinde kavgaya tutuşmaları sandığınız kadar anormal bir durum değil. Sokakta biz kavga edeceğimize artık kaçınılmazsa onlar edebilir. Böylece yarasız beresiz uzlaşmak mümkün olabilir: Adeta antik savaşlardaki gibi iki ordu karşı karşıya geldiğinde, iki temsilci seçilip onların çarpışması gibi. Kaldı ki, kavga ancak bir neticedir. Tek başına sebep olması çok zor. Kaçınılmaz değilse de görmüş oluruz ki bundan sonra boşuna kavga etmesinler. Hem rüyada birisi ile kavga ettiğini görmek, erkek için (Meclis yeterince erkek ağırlıklı) bir kadınla evlenmek için ona güzel görünmeye çalıştığına delalet edermiş. Bu arada, kavgadan fırsat bulup ekonomideki gelişmelerle yeterince ilgilenilmemesini de, eleştirmeye devam edebiliriz. İktidar partisinin işine geldiği gibi gündemde gedikler açması -ki buna sanırım halkla ilişkiler deniyor- da öyle. Ama bunlar, ülkedeki kavganın ve Meclis'teki tezahürünün suni bir gündemin ürünü olduğunu göstermez. Dahası bu kavga hemen her konuda pek çok meselenin postuna bürünüp dişlerini gösteriyor. Kürt sorununda, sermaye bölüşümünde, bürokratik kadrolarda, özelleştirmede, hatta başka ülkelerle ilişkilerde ayrı ayrı hesaplaşıyor taraflar. En azından yüz yıldır bu kavga, bazen savaşa dönüp alenen sürüyor. Galiba buna ülkenin kadim gündeminde "cami ile kışla arasında" deniyor.
Ama aynı mesele kilise ile saray veya yine kışla arasında Batı'da da vardı ve aşağı yukarı 12. yüzyılda görünür olmaya başladı. Mehmet Ali Kılıçbay, bu haftaki yazısında "Öte dünya küresine ilişkin sorunsalın alanı olan din, gitgide dünyevi hale gelmiş ve esas işlevini terk etmiştir. Açıkçası ne kadar görünür hale geldiyse o kadar dünyevileşmiş ve o kadar maddileşerek özsel ruhaniliğinden ve kutsallığından uzaklaşmıştır" diyor. "Terimden korkulmazsa, bu dünya dinin kurdudur."
Velhasıl kavga o kadar da korkunç bir şey değil. Samimi, başka çare kalmadığında uzlaşma için bir kestirme, sıkı dostluklar için yakıcı bir kıvılcım da olabilir. Kavga ve uzlaşma birbirlerine hem zıt hem de birbirlerini dayatıyorlar. Mesela Fransızlar'ın hafızasında Jeanne d'Arc'ın savaşı, (hatta kavga değil savaşı yani) aynı zamanda düşmanla bir karşılaşmayı, hatta kucaklaşmayı da içeriyor. Kara sınırları uzun tüm ülkelerde benzer izlere rastlamak mümkün. Belki de o yüzden Amerikalılar'ın, İngilizler'in savaşları da bize, yani Doğu'dakilere uymuyor.
İnsanların konuşa konuşa anlaştıkları fikrinden epeydir kuşkuluyum; hele ki hangi anlama geldiğinden emin olmadığımız, ifade ettiği şeyde dahi uzlaşamadığımız kelimelerle yürüyen siyasi tartışmalar düşünülürse.
Ziyanı yok. Bunlar kavgada söylenebilecek şeyler. Kavga "hafif ve kültürsüz" bir şey gibi gelebilir. Ama "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği"nin yazarı Milan Kundera, yüzyılın başında Viyana'da farklı görüş, inanç, ırk ve kültürlerin birarada toplanmasının çok dinamik bir durum yarattığını söyler. O dönemleri Viyana'da yaşayan, daha sonra Hitler'den kaçarak Londra'ya sığınan Sigmund Freud da "Medeniyetin kurucusu ilk defa mızrak atmak yerine küfür kullanmış olan insandır" der. Meclis'te mızrak atılmadığı sürece sorun yok -onun dönüşü olmayabilir. Bu enerjiyle de gelişme ve ilerleme patlayabilir. Özetle fazla huzursuz ve gergin hissetmeye lüzum yok.
Yine de gerginseniz, hatta depresyona girmiş gibi hissediyorsanız -pek çok kişi ülke gündeminden dolayı bu şikâyeti dile getiriyor - antidepresanlara sarılmadan tekrar düşünün. Hiç olmazsa, Newsweek Bilim Editörü Sharon Begley imzalı -Newsweek Türkiye Bilim Editörü Aslı Ortakmaç'ın katkıda bulunduğu- kapak dosyasını okuyun. Ve bu pahalı ilaçların işe yarayıp yaramadığı tartışmalarına son noktayı koyup 20. yüzyıldan kalma bir dosyayı da kapatmış olun.



















