Manşet Haberi
Manşet Haberi
Galeri

Laz von Trier

Dünya giderek küçük bir köye dönüşüyorsa, Rize'de küçük bir köy de koca bir dünyaya dönüşebilir.

Sinemayı her seven film çekmeli mi? Çetin Akdeniz geçen sayıda, SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi Murat Emir Eren ve Talip Ertürk'ün ilk Türk zombi filmi 'Ada'dan hareketle bu soruyu soruyordu. Sonra da yanıtlıyordu: "Bir hikâyesi olan herkes film yapabilmeli. Bu bir ses sanatçısı da olabilir, bir gazeteci veya bir film eleştirmeni de." Peki, ya beşi, onu bir araya gelmiş köylü çocuklar? "Evet" demek bile yetersiz, bana sorarsanız herkesten önce onlar film çeksin.

Geçenlerde, yeğenlerimi görmek için ağabeyimin evine gittiğimde oldu ne olduysa. Tam kalkacakken, kuzenim "Sana bir şey izleteceğim" dedi. Doğup büyüdüğüm köyün (Rize'nin Pazar ilçesine bağlı Kirazlık) yaşları 12 ile 16 arasında değişen çocukları bir film çekmişti. Önce, öylesine bir kısa film denemesi zannettim. Yanıldım. Köy usulü hayli organik bir uzun metraj film (79 dakika) ve onun yine köy usulü ilginç pazarlama hikâyesiydi karşımdaki.

Çocuklar heves edip iki el kamerasıyla koyulmuşlar işe, "L-Ajan"ı yani Laz Ajan'ı çekmek için. (Belli ki zamane trendine kapılıp dönem filmi, ama bu dönemin filmini çekmek istemişler.) Köy film seti olmuş, kendileri yönetmen, sanat yönetmeni, kameraman, jön, figüran, makyöz... Gerçeğe yakın oyuncak silahlar edinilmiş, eski elbiselerden rollere göre kostümler belirlenmiş, arabalı sahneler için Şahin ve Kartal marka otomobiller ebeveynlerden ödünç alınmış. Görsel efektler, kurgudaki geri dönüşler, müzik için bir masaüstü bilgisayar ve internet yetişmiş yardımlarına. Yönetmen öyle düz çekmeyi kendine yakıştıramamış olacak ki, bayağı bayağı değişik açılar kullanmış sahnelerde. Setin tek kızı, makyaj sahnelerinde göstermiş maharetini. Ortada bir hikâye var (Laz Ajan film boyunca kötü karakterlerle cebelleşiyor) ama diyaloglar tamamen doğaçlama. Bazen bir sahneyi sekiz, dokuz kez tekrar çekmek durumunda kalmışlar.

İki ayda tamamladıkları film için ceplerinden 250-300 lira civarı bir para çıkmış. Önce "Bizim köyün çocukları da mı 'ağır' Kurtlar Vadisi sendromuna yakalandı" diye endişe etmedim değil ama izledikçe fark ettim ki pek öyle değil. Aksine eğlenmişler. Kendileriyle de dalga geçmişler, sürekli limon yiyen mafya babası ve muhbirlik yapan "Kabakulak" tiplemeleri yoluyla filmlerin ağır karakterleriyle de. Hepsinin Laz şivesi, bazı sahnelerde kahramanlarımızın hemen arkasındaki ahırdan Hacere Teyze'nin ineğinin yükselen "möö" sesi organik sinemanın tuzu biberi olmuş. Anlayacağınız, her şeyiyle köy usulü aksiyon-komedi. Ajan Laz olunca, aksiyon kadar eğlence de kaçınılmaz. Asıl sür-priz filmin sonunda; kamera arkası olmazsa olmazdı zaten. Gece çekilecek sahneye uyuyakaldığı için geç kalan arkadaşlarını, etrafa duyurmadan gizlice uyandırıp merdivenle odasından kaçırma sahneleri en az filmin kendisi kadar eğlenceli. Bir de filmin başına, "Korsan ürün çalmaktır, suça ortak olmayın" uyarısı koymuşlar ki her şey tamam olmuş.

Ama beni asıl eğlendiren, filmi pazarlama ve koydukları parayı çıkarma yöntemleri. Önce, köyde ebeveynlerine biletli gala gecesi düzenleyip, sonra filmin CD olarak çoğalttıkları kopyalarını yine köydekilere satarak pazarlama zekâlarını konuşturmuşlar. Gıpta etmedim değil. 15-20 sene önce biz benzer bir işe kalkışsaydık, büyük ihtimalle büyüklerden "durduk yerde iş çıkarmayın başımıza" yanıtını alırdık. Şimdi o büyüklerin, bırak köstek olmayı, biletle destek olmaları bile memlekette pek çok şeyin değiştiğinin işareti. Belki amatörce ama L-Ajan'ı izleseniz, bir hataya düşüp gittiyseniz Austin Powers, Çıplak Silah (The Naked Gun) ya da Süper Ajan K-9 gibi kimi bazı profesyonel filmlere harcanan paraya da, o filmlere kendi verdiğiniz paraya da acıyabilirsiniz.

İngiliz ajan 007 James Bond yıllardır Kraliçe'nin hizmetinde, bizim bunun pek bir hayrını gördüğümüz söylenemez. Bizim köyün çocukları ve Laz Ajan ise gayet Türk sinemasının hizmetinde ve ileride bunun hayrını görmemiz muhtemel. Öyle ya, Danimarkalı ünlü yönetmen Lars von Trier çocukken sinemayı dış dünyaya açılan bir kapı olarak görüp, kendisine hediye edilen bir kamera ile 11 yaşında kendi filmlerini çekmemiş miydi? Ya da "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" filmiyle 2004'te 50 yaşında İstanbul Film Festivali En İyi Film dahil birçok ödül kazanan yönetmen Ahmet Uluçay'ın (1954-2009) sinema yolculuğu, 1960 yılında yani o henüz altı yaşındayken Kütahya Tepecik'e bağlı Tavşanlı köyüne gelen bir seyyar sinemacı sayesinde başlamamış mıydı?

sayı: 68

Yorumlar
Member Comments

 

Ordu'da özgün şehir dokusu ve çevrenin korunması için mücadele eden Enis Ayar, "İki ünlü mimar sırf rant uğruna Ordu'nun en kötü iki binasını yapmış" diyor. ...

 
 

Anaokulu çocuğunuzun birey olarak topluma karıştığı ilk ortam. Sürecin seyri ise sizin elinizde.

 
The Peek
 
 

Eyyvah Eyvah; "Türkler ne olsa" parodileriyle, ergen esprilerinden yılmış komedi severlere hitap ediyor. Ama onların sayısı da 1 milyon bile değilmiş. ...

 
 
 
 

Geleneksel "ABD 'soykırım' diyecek mi" dönemi başladı. Bunun baş mimarları ve Türkiye'nin uluslararası alanda en çok çekindiği insanlarla tanışmanın da vaktidir. ...