Şöhret: Dünya üzerindeki en büyük gösteri

Brangenlina'yı seven, Tarkan'ı karakol çıkışında karşılayan, Tiger Woods'la alay eden kültürümüzün savunması.
Habip Atam; Müslim Sarıyar (AHT)

Büyük olasılıkla şimdiye kadar Jaimee Grubbs'ın, ilişkisinin yalnızca fiziksel değil aynı zamanda duygusal olduğunu açıklamasını ya da Mindy Lawton'ın çekici kırmızı iç çamaşırını tarif edişini ya da Jamie Jungers'ın liposuction'ının parasını ödeyeni ifşa ettiğini duymuş ya da görmüşsünüzdür.

Onlar her yerde; magazin programlarında, dergilerinde ve süpermarketlerde verilen dedikodu bültenlerinde. İyi de Jaimee Grubbs, Mindy Lawton, Jamie Jungers da kim? Tiger Woods'un metresi olduğu söylenen kadınlardan üçü. Bizi heyecanlandırsın diye özel hayatlarını gözümüze sokmak dışında görünürde yetenekleri ya da ilgiyi hak edecek başarıları olmayan kadınlar. Kısacası, onlar 'modern şöhret' örnekleri.

Bu bir iltifat değil. Lekelenmiş bir sözcüğe dönüşen "şöhret" (celebrity) kelimesini ünlü tarihçi Daniel Boorstin'e borçluyuz. Boorstin bu terimi 1961'de yayımlanan, yozlaşmayı incelediği "The Image" adlı çalışmasında tarif etmişti. "Şöhret" diyordu Boorstin, "çok tanınmışlığıyla tanınan kişidir." Boorstin büyük bir kültürel değişimin yaşandığı; kitle medyasının ve saçmalık olduğunu düşündüğü şaşaanın yükseldiği bir dönemde yazıyordu. Şöhreti, vatandaşlarının gerçek yerine taklitler tarafından büyülendiği bir Amerika bağlamına oturtmuştu. Basın toplantıları, fotoğraf çekimleri, film galaları gibi sadece kendi reklamlarını yapmak için göründükleri sahte etkinlikler için "sözde olay" (pseudo-event) diye bir terim üretmişti Boorstin. Ünlüleri de sözde olaylar insanı olarak niteliyordu: Reklamla aydınlatılan içi boş görüntüler. O zamandan beri de hep böyle olageldi.

Ama şöhret konusunda o kadar eski ve eleştirel olmayan bir bakış var. Bu; Michael Jackson, Britney Spears, Paris Hilton ve şimdi de yeni haliyle Tiger Woods'un neden kamusal bilinçte bu kadar yer ettiğini açıklamaya yardım edebilir. Bu görüşe göre şöhret, medyanın yağladığı değersiz kişi demek değil; küçük ünlüleri düşününce bu doğru gibi gelse bile.

Aslında bu yeni bir sanat biçimi. Film, kitap, oyun ve televizyon programları (ve nadiren golf turnuvaları) gibi daha geleneksel eğlence biçimleriyle, kendine has yöntemleriyle (çoğunlukla da onları geride bırakarak) rekabet ediyor. Küresel bir topluluk oluşturabilelim diye dikkatimizi dağıtıyor, "insanlık hali"ne hassaslaştırıyor ve ortak bir deneyim yaratıyor. Şöhretin, 21'inci yüzyılın önemli yeni sa-nat biçimi olduğunu bile iddia edebilirim.

Açıkçası, 10 yıl önce "Life the Movie" (Hayatımız Film) kitabımda kendi analizimi yazarken, şöhreti önemsizleştirmenin cazibesinden kaçamamıştım. Ünlüleri sözde olayların insanları diye tanımlamadım ama "insan eğlencesi" dedim. Yani reklamı yapılsın diye varolan insanlar değil, bize sürekli eğlence sağlasın diye yaşıyormuş gibi görünenler. Buna göre şöhret, iyi bir sebebi olmadan reklamla ödüllendirilmez; bize hikâyeler sundukları için toplumda kabul görürler. Michael Jackson'ın hayatı uzun ve etkileyici bir pembe diziydi. İçinde sadece başarıları yoktu. Ailesiyle çekişmeleri, kararsız davranışları, estetik ameliyatları, tuhaf evlilikleri, gizli çocukları, kanunlarla başının derde girmesi, uyuşturucu kullanma iddiaları ve sonunda da gizemli ölümü vardı. Aynı şekilde, Britney ya da Oprah ya da Brad ve Angelina'nın ya da başkalarının hayatları, hatta kişisel eylemleri bizi eğlendiren Jon ve Kate Gosselin'inki bile öyle (sekiz çocuklu, Amerikan reality şov kahramanları).

Ama hakkını veremediğim şey şu oldu: İnsan eğlencesi sadece bir karnaval değil; şöhret de aslında tek bir insan değil. Şöhret, tek yıldız oyuncusu olan bol karakterli bir gösteri. Ekran ya da sahne yerine gerçek hayatta sahneleniyor ve oradan da medyaya servis ediliyor. Medya yoksa, şöhret de yok. Teknik olarak, ünlülerin hikâyesi olmaz. Biz kahramanıyla hikâyesini birbirinin yerine kullansak da, aslında ünlünün kendisi hikâyedir. Bu yüzden bir insan Kraliçe Elizabeth kadar tanınabilir, ama bir zamanların Prenses Diana'sı gibi şöhret olmaz. Birinin adı bilinir, ötekinin hikâyesi.

Ünlü denen kişi, ancak ilginç bir hikâyeyi yaşadığı ya da yaşadığı hikâyeyi en azından bir medya organı ilginç bulduğu sürece ünlüdür. Gerçekte eğlenceli olmayan ya da normalde kamuoyunun gözünün önünde olmayan insanlar da yeterince vurucu bir hikâyeleri olursa ünlüler gibi spot ışıklarının altında kalabilir. Aynı Joey Buttafuoco ya da Nadya Suleman, hatta Tiger'ın metreslerinin ünlü muamelesi görmesi gibi. Genellikle şöhretin büyüklüğü hikâyenin acayipliği ve heyecanıyla doğru orantılıdır. Yani, Michael Jackson ve Britney Spears gibi. Bir kişi hikâyesini kaybeder ya da hikâye zayıflarsa, şöhret unutulur (tıpkı sıkıcı bir film gibi). "Şimdi neredeler" seviyesine düşer.

Bu yine de aralarında seçim yapılacak onca hikâyenin, onca eğlence türünün olduğu bir dünyada ünlülerin po-pülaritesini açıklamıyor. Buna Boorstin'in bir cevabı olabilir. The Image'da kültürün demokratikleşmesiyle eski sanat formlarının yenileri kadar geniş kitleleri tatmin edemeyecek kadar marjinalleştiğini söylüyordu. Filmlerin, romanı psikolojiye yöneltmesine neden olduğunu hatırlatıyordu. Çünkü filmler aksiyonda romandan üstündü ancak roman da derinlere inmekte başarısızdı. Bu, romanlara yeni bir imtiyaz tanıdı ama okur sayısını epey düşürdü.

Şöhret ve diğer eski sanat formları arasındaki rekabette de benzer bir durum yaşandı. Filmlerin, romanların, oyunların ve televizyon programlarının çoğu varlıklarını şuna dayandırmıştı: İzlediğimiz ya da okuduğumuz her şeyin gerçek olduğu hissini veren bir gerçeğe yakınlık, izlediğimiz ya da okuduğumuz insanların bize ya da hayallerimize benzediğine inanmamızı sağlayacak özdeşleşme, başlarına gelenlerin hakikaten önemli olduğunu düşünmemizi sağlayacak bir pay çıkarma ve sanki birazdan ne olacağını bilmeye ihtiyacımız varmış gibi mıhlanmamızı sağlayacak bir gerilim. İşte eğlencenin esasları.

Bu içerikleri düşününce şöhret geleneksel ve kurmaca rakiplerine göre muhteşem avantajlara sahip. Bir kere, şöhretin gerçekmiş gibi yapmasına gerek yok, çünkü gerçek. Olaylar hayatın içinde sahneleniyor, bu yüzden de -ayrılıklar ve birleşmelerin doğal dramı bir yana- şöhret hikâyelerinde cinsellik öne çıkıyor (ve tabii şiddet). Bunun filmlerdeki gibi canlandırma olmadığını bilmek neredeyse röntgencilik hissi veren bir heyecan yaratıyor. Şöhretin kimlik yaratmak için uğraşmasına da gerek yok. Şöhretin kahramanları neredeyse tanımı gereği kültürel olarak onlarla özdeşleşeceğimiz (sokaktaki adam) ya da onlar aracılığıyla vekaleten bir bağlılık duyacağımız (Süpermen) bir temelde seçilir. Ve bu yüzden hikâyelerde anlatılanların gerçek sonuçları vardır; insanlar gerçekten boşanır ya da trenden düşer ya da ölür. Her şey her zaman tehlike altındadır. Kuşkularımızı bastırmak zorunda kalmayız.

Sonuçta şöhrette eski formların ancak taklit edebileceği türden tereddütler vardır. Geleneksel formların bir kapanışı olur; son sayfayı çevirdiğinizde ya da ışıklar yandığında ya da yazılar akmaya başladığında gelen türden bir son. Ama şöhret hikâyelerinin son bölümü olmaz. Brad ve Angelina birlikte mi kalacaklar, daha fazla çocuk sahibi mi olacaklar; birbirlerini aldatacaklar mı, bir manastıra mı kapanacaklar, bilemeyiz. Tiger Woods'la ilgili daha neler açığa çıkacak bilemeyiz. Michael Jackson'ın ölümüyle ilgili gerçeği bile henüz bilmiyoruz. Hep bir sonraki bölümü bekleriz: Yeni bir aşk, uyuşturucu alemi, tutuklama, hapis, sinir hastalığı, hamilelik, kaza; adını siz koyun.

Ve ayrıca bütün bunlar geleneksel eğlencelerin pek nadir sağlayabildiği fazladan estetik tatmini getirir. Walter Winchell, şöhret bu yüce amaca ulaşmadan çok önce zenginlerin, ünlülerin ve güçlülerin suistimal ve suçlarını on milyonlarca Amerikalı'ya duyuran büyük bir dedikodu yazarı ve radyo programcısıydı. Şöhretin, yaralı bir ülke için terapi işlevi gören, günlük ulusal bir diyalogun temeli olduğunu anlatmıştı; intikam dolu vahşi bir alt metni olsa da.

30'ların Büyük Bunalım'ında, tedirginlik ve huzursuzluk çağında, zirveye ulaştığında, Winchell okurlarını ve dinleyicilerini hikâyeleri etrafında birleştirmeyi başardı. Böylece hem dikkatleri felaketten uzaklaştırırdı hem de Roosevelt'in desteklediği ulusal sembolizm kadar güçlü ortak bir buluşma noktası verdi. Winchell bizi dedikoducuya çevirdi.

Bu işlev, bir başka belirsizlik ve bölünme dönemi olan bugün daha güçlü. Yani Amerikalılar'ın sadece politika ve değerler bakımından bölünmekle kalmayıp giderek daha az ortak deneyimi paylaştığı günümüzde. Geçmişte televizyon, filmler, müzik, hatta kitaplar bile ulusal bir bağlantı kurardı. Televizyon yayınlarının reytinglerindeki acıklı düşüş, filmlere daha az gidilmesi, CD satışlarındaki çöküş bu bağları zayıflattı. Kovuklar ülkesine -ve dünyasına- dönüştük. Şöhret, hâlâ bütün sınırları aşabilen az sayıdaki şeyden biri. İnsanlar birbirinden çok ayrı ve sınıflara bölünmüş olsa da pratikte hepimiz Jon ve Kate ya da Brad ve Angelina ya da Jennifer ile bilmem kim efsanesini yakından takip ediyoruz ya da en azından biraz aşinayız. Bu tuhaf şekilde rahatlatıcı. Bunlar modern ortak paydalar ve bir şekilde Jon ve Kate, bizim Fred ve Ginger'ımız. Yetenek anlamında değil tabii ama insanlara bir çeşit kaçış sağlamak ve hepimize hakkında konuşulacak bir konu vermesi anlamında.

Yine de sevdiğimiz filmlere, televizyon programlarına, romanlara ve oyunlara bize sadece düşüncesizce bir kaçış vesilesi sağladıkları ya da muhabbet konusu verdikleri iftirası atılıyor. Bütün iyi sanat eserleri bize hayat dersleri verdiği, bir aydınlanma hissi yarattığı hayal gücünü tetiklediği için bizi yakalar. Şöhretin en iyilerinde de bu kapasite vardır. Aynı en karmaşık filmler, romanlar ve oyunlar gibi anlam katmanlarına, hatta derin gerçeklere sahiptir. En iyi ve uzun süreli şöhret hikâyeleri böyledir. Aynı Jacksonlar, Marilyn Monroe ya da Kennedy ailesi gibi. Böyle temalar bir şöhret hikâyesini gerçekten metafora, eğlenceden sanata, dedikodudan bir destana çevirebilir.
People ve Us dergilerini ya da Perez Hilton'un blogunu okuyarak; yeni aşkın hazzını eski aşkın acılarını, anne baba olmanın tatminini, günahın bedelini, gururun cezasını, ünlü olmanın olumlu ve olumsuz yanlarını, kendini kaybetmenin riskini, kendini bulmanın neşesini ve belki hepsinden önemlisi hayatta gerçekten önemli olan ve olmayanlar üstüne farklı şeyler öğreniriz. Bunun anlamı şudur: Şöhret, sığ bir hilenin aksine, gerçek ve sahte, anlamlı ve anlamsız arasındaki temel ayrımı anlatır. Bunlar, her zaman sanattan açıklamasını beklediğimiz sorunlardı. "Speidi" dizisinin bile kimlik, yeniden keşfetme, şöhret şehveti ve kıskançlık üstüne postmodern bir alt metni var ve bize kendimiz hakkında önemli şeyler söylüyor, eğer dikkat edecek kadar azimliysek.

Doğrusu, şöhreti bu nedenle icat ettik ve benimsedik. Zira şöhret bir zamanlar, geleneksel sanat ve eğlence dünyası şaşırtamayacak kadar zayıf düşmeden ya da biz şaşıramayacak kadar yorulmadan öncesine göre çok daha iyi bir iş çıkarıyor. Aynı şekilde çoğu şöhret, ortak yaşam döngüsü içinde hikâyesini, ününü besleyecek şekilde değiştirebileceğini fark edecek kadar tecrübe kazandı. Böylece hayatlarını kendi işlerine dönüştürdüler. Michael Jackson'ın acayipliklerinin ne kadarının, hikâyesini (ve şöhretini) sürdürmenin bir yolu olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama sahneye dönme kararının hikâyesinde yeni bir bölüm açma niyetiyle yapıldığından emin olabiliriz: Michael'ın Dönüşü! Lindsay Lohan'ın [Ya da Tarkan Tevetoğlu'nun] hareketlerinin ne kadarını kendini göz önünde tutmak için yaptığını bilmiyoruz; üstelik piyasada bir filmi bile yokken. Madonna'nın kariyerindeki ani değişikliklerin ve kamuya mal olan aşklarının ne kadarının şöhretini kendi çıkarına işletmesinin yolu olduğunu da bilmiyoruz. Ama etkisini biliyoruz.

Diğer yandan, magazinin ilgisini çekebilecek hikâyeler yaratmamaya çalışıyor gibi görünenler bile (Meryl Streep gibi bir hanımefendi ya da Hollywood'un iyi çocuklarından Tom Hanks gibi) şöhret hikâyeleri girdabına çekilebiliyor; şehvet ya da sansasyonla dolu hayatlar yaşadıklarından değil, başarıları ve büyük yetenekleri başlıbaşına insanların duymak ve okumak isteyecekleri türden hikâyeler olduğu için. The Los Angeles Times gazetesi, yakınlarda Streep hakkında birinci sayfasında bir makale yayımladı. Tek nedeni onun Amerika'nın en ünlü aktrisi olmasıydı. Yeteneğini geliştirmek ve başarıya ulaşmak da standart bir şöhret hikâyesi. Gerçi Tiger Woods'un keşfettiği gibi, sıkıcı şöhret hikâyesi gülünç bir şekle sokulup, şehvet düşkünü unsurların kendini gösterdiği bambaşka bir şeye hızla dönüşebiliyor. Her durumda, şöhret geniş bir alana yayılır; üstelik sadece patolojik değildir, aynı zamanda "kendini iyi hissettirir". Buna, şu ironiyi de ekleyebilirsiniz: J. D. Salinger, sadece şöhretten değil toplumdan da feragat ederek büyük ölçüde bir şöhret hikâyesi yaratmıştır.

Sonuçta, şöhret hikâyeleri o kadar etkili, o kadar hazır ve nazır ve o kadar arsızdır ki, bütün öteki eğlence ve sanat formlarını alt eder. Brad ve Angelina filmlerinden çok, birlikte kurdukları yaşamla tanınıyor. Kuşkusuz, insanlar onların filmlerini izlemekten çok haklarındaki haberleri okuyor, Entertainment Tonight ya da Excess Hollywood'da izliyorlar. Hatta hayatları öyle büyük bir eğlence ki filmleri şöhretlerinin kaynağı olmaktan çok bir ürünü durumunda. Bu noktada şöhret hikâyeleri işlerine zarar verebilir, izleyicinin onları oynadıkları karakterler olarak kabul etmesini güçleştirebilir.

Aslında şöhret sadece geleneksel formlara karşı bir zafer kazanmadı, medyanın genelini bir sarmaşık misali sardı. Şöhret, hayat ortamında anlatılan bir hikâye olduğundan reklamını yapmak için dergiler, gazeteler, televizyon programları ve belki en çok da internete ihtiyaç duyuyor. Bu hizmeti de medya sevinçle yerine getiriyor ve karşılığında büyük yarar sağlıyor. Sonuçta, medya şöhret hikâyeleriyle doluyor, sürekli onları avlıyor. Zira sinema ve televizyon önceki kuşaklar için neyse şöhret de bugün aynı işlevi görüyor, hatta fazlasını. Bugün şöhret, sanki daha önce hiçbir eğlence biçimi var olmamış gibi neredeyse tek başına bu gökkubbede sonsuza kadar asılı. Ve pratikte biz de havasını soluyoruz.

Bugün, dikkatimizi Tiger Woods'un hikâyesi çekiyor. O kaybolunca (ki kaybolacak) başka biri çıkacak, sonra başka biri, sonra başkası, ebediyen böyle gidecek. Şöhret böyle işliyor; bizi eğlendiren, birleştiren ve hatta zaman zaman eğiten bir çeşit ebedi papatya tacı.

sayı: 72

Yorumlar
Member Comments

 
 
 

Geçen Temmuz'a kadar Rusya Devlet Başkanı'nın insan hakları danışmanlığını yapan Ella Pamfilova'yla röportaj...

 
 

Avrupa ve ABD'de yüksek kakao içerikli çikolata tüketimi yüzde 43 oranında arttı. Önceleri en pahalı ürün gamında sütlü çikolatalar yer ...

 

The Peek
 
 

Yılın en büyük güncel sanat etkinliğindeki provokasyona karşı koymak kolay değil.

 
 
 
 

Neden Andorra'lılar, Sardinya'lılar ya da Okinawa'lılar dünyadaki herkesten daha uzun yaşıyor?